Çocukken babamdan duyardım, “eyvah bugün vergi dairesine gidiyorum” derdi. Vergisini kuruşu kuruşuna zamanında ödeyen bir ticaret erbabıydı. İki muhasebecisi vardı. Biri işi yapar diğeri onu denetlerdi. Perşembe pazarında gemi bozmacılığı yapan tanınmış, kellifelli bir adamdı. Peki babam neden çekinirdi vergi dairesine gitmeye.
Sordum bir keresinde. Bana, “İçeri girdiğimde günaydın diyorum kimse bana kafasını kaldırıp bakmıyor. Öylece herkes gibi bekliyorum. Kimi, neyi beklediğimi bilmeden. Genellikle çay molasından sonra biri gelip ne bekliyorsun sen diye soruyor, o zaman sıranın bana geldiğini anlıyorum. Ben buna alışkın değilim. Üzülüyorum. Sen sakın böyle olma kızım. Devlet memuru olmana asla izin vermem.” demişti.
O gün aklıma kazındığı şekliyle asla kamu personeli olmayı düşünmedim. Kamu personeli olmak demek kaba saba ve terbiyesiz olmak demekti. Ben iyi eğitimli, terbiyeli ve saygılı bir genç kızdım.
Sular çok çok aktı. Babam şimdi hasta.
Daha yeni vergi dairelerinden birinde çalışan bir yoklama personeli ile muhatap oldum. Babam ne yazık ki hala çok ama çok haklı. Ama bunu geçelim. Bu başka bir yazının konusu olsun.
Bu yazının konusu Numune Hastanesi ve Hasta Hakları Ofisi. Dedim ya babam hasta. Yatıyor ve parmağının ucunu kımıldatamıyor. Ağrılar, sancılar, vs…
Babam özel bir doktorun bakımı altındaysa da Sağlık Kurulu Raporu gerekti. Çok memleket gezdim. Hepsinde bu gibi hastaların yatağına doktor yollanır. Dallas’ta bu tip ziyarette bulunan doktorun hastaya çiçek de getirdiğine şahit olmuştum. Biz de asla. Hasta kim ki… Doktorun ayağına gidecek ve hatta yalvaracaksınız iş yaptırmak için.
Bir gün önceden randevu almaya gittim. Sağlık Kurulu Raporu alınacak. Numune Hastanesinin bahçesine girdim. Birçok bina var. Hangisinde ne hizmet verilir meçhul. Birkaç personele sordum, ikisinden “burası danışma değil”, ikisinden “ben ne bileyim”, birinden ise “yeni binaya git sor” cevabı aldım.
Kafamı kaldırdım, binalara baktım. En yeni görünen pembe binaya gittim. Danışmaya sordum, “üçüncü kata bir sorun” dedi. Babam aklıma geldi. Kız çocuğu merhabama cevap vermediği gibi suratıma da bakmamıştı.
Üçüncü kata çıktım. Boş bir bankonun arkasında 10 dakika bekledim. Kimi beklediğimi bile bilmeden. Biri çıkageldi. Evrakı gösterdim. Başhekimliğe gidip evrakı kaydettirin dedi.
Olur tabii. Başhekimliğin nerede olduğunu bilen birilerini de aradım. Eski taş bina olduğunu öğrendim. Taş binaya gitmek için bana tarif ettikleri yol morgun içinden geçiyordu. Kapısının önünde paslı bir sedye gördüm. Babama bir kere daha hak verdim.
Bulduk evrak kaydı. Haydi kaydet. Yok olmaz. Git Başhekim yardımcısı bana havale etsin dedi kamu personeli. Ora nere? Yan odaymış.
Eski püskü bir deftere kayıt edildik. El ile.
Sonra evrakı uzattı ve yeni binaya gidip bilgisayara kaydettir dedi. İnanmadım. Ciddi olup olmadığını sordum. Gözleriyle küfür etti bana.
Peki, bilgisayara da kaydettirdim. Şimdi? Yarın sabah 09:00 için randevu aldık. Randevu almam tam 1 saat 45 dakikamı aldı. Sağlık Kurulu Raporuna müracaat için Numune Hastanesinde 3 görevli ile muhatap olundu. Bu üç görevli birbirinden zıt köşelerde yerleşik iki binada görev yapıyorlardı. Daha iyi bir yönetim şekli var. Ama tabii Başhekimin bunu bilmesi mümkün değil. Onlar tıp eğitimi alıyorlar, işletme değil.
Ertesi gün oldu. Babamı ambulansa koyduk. Canım düşücem diye çok korktu taşınırken. Hasta olarak randevuya saatinde geldik. Doktor yok. Eh gelir elbet. İnsanlık hali geç kalınmış olabilir. Bekliyoruz. Zaman akıp geçiyor. Babam binbir türlü hastanın nefes alıp verdiği bir fuayede sedye üzerinde bekliyor. Çok ağrısı var belli. Güldürmeye çalıştım. Ağlamaya başladı.
Onun bir damla gözyaşı için dünyayı yakarım. İşte bu ruh halindeyim.
Babamı öylece bırakıp üçüncü kata çıktım bilmem kaçıncı kez. Bankodaki personele doktoru sordum. Bekleyeceksiniz dedi. Peki bekleyelim ama daha ne kadar. Mesai 5’te bitiyormuş. Şimdi burada kamu personeli olmanın verdiğine inanılan doğal terbiyesizlikten öte bir şeyler sezdim. Hasta hakları ofisine gittim.
Mesai 5’te bitiyor dedilerse öyledir. Bekleyin doktor gelir cevabı aldım.
Eh, tahmin edersiniz. Numune Hastanesi inledi…
Doktor olmanın nuru insanın yüzüne vurmalı. Ama nursuz bir kadın söylene söylene, bağıra çağıra çıktı geldi. Kim o bağıran hasta diye beni selamladı. Benim dememe kalmadan, arkadan yaşlı bir teyze “bağırmadan gelsenize kızım” deyiverdi. Vay vay vay…
Doktor hanım şu lafları sarf etti; “Seni kim muayene edecek sanıyorsun. Birazdan benim elime düşeceksin. O zaman seninle görüşecez. Yoksa sana bakmasam mı? Benim hasta seçme hakkım var. Seni mimledim haberin olsun.”
Vah Türkiye vah… Vah yurttaşlar vah…
Hekimlerin hasta seçme hakkı yok.
Not 2: Hastaların güler yüzlü, insana yakışan şekilde sağlık hizmeti alma hakkı var.
Raporu aldım. Rapor için müracaat etmem 1 saat 45 dakika sürdüyse de doktor kamu persomı sedyeye 5 metre kala gözleriyle görüp rapora imza atması 3 saniye sürdü. Daha fazla değil.
Kim kimi kandırıyor.
Türkiye’de kamu personeli ile yurttaş arasında ciddi ihtilaf var.
Yıl 2008. Oğluma kamu personeli olmamasını tembih ettim. Yıllar önce babamın bana haklı tembihini tecrübe ederek.
Yorumlar