Sabır et, şükür et, pozitif düşün, gün doğmadan neler doğar, …
Bu doğacak günün doğumu ne zamana hedefleniyor? Doğacak neler için Devlet ne gibi tedbirler alıyor?
Ruhsal, fiziksel ve sosyal açlığa dayanma (sabır) insani süreci kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay veya kaç yıl?
Şükür et derken, yaşam tanımının nefes alıp-vermek olduğundan mı hareket ediyoruz? Hayatı keyifle yaşamaya ne oldu?
En fazla “pozitif düşün” tavsiyesine takarım. Erkeksen (tabir-i caiz ise), gel de sen pozitif düşün, her türlü açlıkla uzun uzun mücadele edip de yenilenler açısından.
Allah bizi sınıyor, dayan !!!
Sizi sınayan Devlet olmasın sakın? Pozitif düşün derken, sakın ha isyan edeyim deme, sesini çıkarma, hak talep etme, yanlış giden şeylere posta koyma mı deniliyor, kör talihini kabullen mi…
Biraz kavram değerlendirmesi yapmamız gerekli;
Sosyal dışlanma (social exclusion), 1980’li yılların ortalarından itibaren AB dokümanlarında farkedilmeye başlanan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bundan öncesinde ise sosyal dışlanmanın yoksulluk (poverty), yoksunluk (deprivation) ve zorluk (hardship) şeklinde dile getirildiği görülmektedir. Kavram, “demografik yaşlanma” ile “yoğun küreselleşme” sonucunda ortaya çıkan sosyal koruma sistemlerindeki yeni düzenlemeler yapılması gerekliliği üzerine özellikle 1990’lı yıllardan itibaren popülerlik kazanmıştır. Toplumsal yaşama katılımın sadece maddi yoksulluk ile tariflenemeyeceği kritikleri üzerine oluşturulmuş bir kavramdır.
İngiltere’de 1997 Genel Seçimlerinin hemen ardından kurulan Social Exclusion Unit (Sosyal Dışlanma Birimi), bilinen en kapsamlı sosyal dışlanma tanımını yapmıştır. SEU’ya göre sosyal dışlanma, “bireylerin veya bölgelerin işsizlik, vasıfsız iş gücü, düşük gelir düzeyi, yoksul barınma koşulları, yüksek suç oranları, kötü sağlık koşulları, kopuk aileler ve sosyal izolasyon gibi birbirini tetikleyen problemlerin varlığında yaşadıkları durum”dur.
Kavramın içeriğinde yabancılaşma, yurttaşlık haklarından yararlanamama gibi deyimler mevcut olduğu gibi sosyal politikaların oluşturulmamış ya da yanlış oluşturulmuş olduğuna dair de atıfta bulunulmaktadır.
AB, üye devletlere sosyal dışlanmaya karşı ulusal faaliyet planları hazırlamaları için 2001 yılında çağrıda bulunmuş ve ilk ülke faaliyet planları bu tarihten itibaren düzenli olarak her yıl hazırlanarak sunulmaya başlanmıştır. Türkiye’nin bu konuyla ilgili ilk çalışması ise 2003 yılında gerçekleştirilen “Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ile Dünya Bankası'nın (WB) Türkiye’deki yoksulluk üzerine hazırladıkları ilk ortak belge olan Türkiye: Yoksulluğu Değerlendirme Ortak Raporu” dur.
Sosyal içerme (social inclusion) ise sosyal dışlanmanın olumsuz imajının yerine ağırlıklı olarak politikacılar ve akademisyenler tarafından kullanılan sosyal dışlanmanın önlenmesine yönelik gerçekleştirilmesi gerekenleri, alınması gereken tedbirleri tarifleyen bir kavramdır. Sosyal içerme, sosyal dışlanma ile mücadele etme stratejilerine işaret eder. Sosyal dışlanmayı getiren koşulları ve alışkanlıkları değiştirmeye yönelik “herkes için eşit fırsatların yaratılmasını teminat altına alan, ayrımcılığı telafi edici politika ve programlar bütünü”dür.
Sosyal içerme kavramı içerisinde ortak bir yurttaşlık bilinci geliştirilmesi (yurttaşların demokrasiye aktif katılımları - çocukların katılım hakkı), sosyal izolasyonun ortadan kaldırılması, bireyler arasında mahalle düzeyindeki ilişkilerin yüzeysellikten arındırılması, hizmetlere ulaşımda eşitlik sağlanması gibi başlıklar da vardır. Böylece yerelden, kırsaldan başlamak üzere bireylerin toplum hayatına entegre olmaları hedeflenmektedir.
Yoksulluk ve sosyal dışlanma birbirlerine çok yakın kavramlar olarak görülmekteyse de aralarında farklılık vardır. Yoksulluk dendiğinde bireyin ya da ailenin ekonomik yeterliliğin olmadığı durumlar anlaşılmakta yani doğrudan satın alma gücünün insan yaşamı için gerekli olan temel ihtiyaçları temin etmekte yetersiz kalışından bahsedilmektedir. Ölçümlenmesi için matematiksel değerleri olan bir eğriye gereksinim duyulur. Bu eğri her topluma göre değişir. Örneğin, bir toplum içinde bireyin her yıl iki çift ayakkabı alabilmesi yoksulluk sınırının üstünde olmak anlamına gelirken diğer bir toplumda kışı geçirmek için bireyin ikinci el ayakkabı satın alabilmesi yoksulluk sınırının üstünde gelire sahip olduğunun ifadesi olabilir. Özetle, her toplumda minimum yaşam standardı farklıdır.
Ancak, burada çok önemli bir hatırlatma yapmak gerekir. Başbakanımız, “ben bir çadır devletin başbakanı değilim” dedi Davos’ta. Diplomasi, arabuluculuk ritüellerine hiçbir türlü uymamakla beraber, milli duygularımız kabardı ve pek bir canla başla alkışladık tabii. Buna neden değindim? Biz de bir çadır devletin yurttaşları değilsek, yoksulluk sınırımızın da yerlerde sürünmüyor olması gerek.
Kavramlarla dans etmeye devam edecek olursak;
Sosyal dışlanma ise, yoksulluk da dahil olmak üzere birçok olumsuz faktörün bir araya gelmesiyle oluşabilecek negatif bir durumu işaret eder. Negatif durumun oluşma zorunluluğu yoktur.
İnsanca ve sağlıklı bir yaşam sürdürmeye yetersiz gelir düzeyi yoksulluğun mutlak koşuludur.
Sosyal içerme tüm disiplinlerin birarada çalışmasını, sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere tüm sosyal paydaşların ortak hizmet üretmelerini gerektiren bir süreçtir.
Yoksunluk ise bir zamanlar sahip olunan bir şeyden mahrum kalma durumudur. Uzun süren yoksulluk neticesinde sahip olunan maddi varlıkların elden gitmesi ya da yaşam standardının gerilemesi yoksunluk halini tanımlar. Bir diğer tanıma göre ise yoksunluk, toplum genelinin faydalanabildiği hizmetlerden ve faaliyetlerden faydalanamama ve bunlara maddi imkansızlıkların dışında bir nedenden dolayı ulaşamama halidir. Bu anlam çerçevesinde yoksunluk sosyal dışlanma neticesinde ortaya çıkan bir durum olduğunu söyleyebiliriz.
Sosyal dışlanan, yoksul ve yoksunumuzun sayısının yüksek bir ivme ile arttığı bir dönemdeyiz. Aksini söyleyen, kriz psikolojisi laflaması yapan vicdansızdır.
Yıl 2009, yoksullukla mücadele kapsamında yapılanları meşhur Sağır Sultan bile duymalıydı. Ben henüz etkin, sebep-sonuç ilişkisi ortaya konmuş, yürütmesi belirlenmiş, maddi-fiziki-insan kaynakları tespit edilmiş/atanmış, hedefleri net ve ölçülebilir herhangi bir önleyici tedbirin varlığından haberdar değilim.
Bu durumda, Hükümet; sabır et, şükür et, pozitif düşün, inşallah, vs demesin de ne desin?
Ne diyebilir ki? Alınan tedbir falan yok ortada, IMF görüşmeleri malum.
Bizim, “one minute! Ben, sosyal dışlanmışı, açı olmayan bir Devlet’in başbakanıyım” diye de posta koyacak ve gönülden alkışlanacak bir Başbakan’a ihtiyacımız var.
Yorumlar