Çok uçan insanlardan biriyim. Kendimi bildim bileli uçaklardan inmedim. Çocukken İstanbul Bursa arasını uçakla giderdik, askeri havaalanına inerdik. O kadar çok havaalanı gördüm ki bazen sabahın kör karanlığında nereden nereye gitmekte olduğumu bile saniyelerle sınırlı olsa da unuturum. Özellikle Atatürk Havalimanı’nda check-in yapan personeli tanıdık selamlarım. Yaş daha 30’ken bile 3.000 saatten fazla uçmuştum. Bu, bir pilotun pilot olmasını mümkün kılan toplam uçuş saatinin çok üzerinde bir saat.
Bu kadar çok uçunca insan havaalanlarını evi gibi görüyor. Hiç yabancılık çekmiyor, neyi nerede bulacağını çok iyi biliyor, eliyle koymuş gibi buluyor. Burası ayağınızı belki de son kez toprağa bastığınız bir yer. O yüzden değerini çok iyi biliyorsunuz. Ya da havadan inip toprağa bastığınız ilk yer, o yüzden kutsal buluyor da olabilirsiniz.
Havaalanları genellikle dinamik, modern ortamlarsa da Karayip adalarından birinde, aprona açılan kapının önünde merdivene çıkıp, “Miami, Miami… Hurry up pax!” diye bağırıldığını da duymuşluğum var. Sanırım uçakların sıklıkla denize indiği Nassau (Bahamalar) havalimanı idi. Ama genel anlamda belli bir düzene sahiplerse de sık uçan biri değilseniz düzeni zor kavrarsınız.
Hemen hemen hiçbir mazeretiniz kabul edilmez, kurallara harfiyen uydunuz uydunuz, uymadınız vay halinize. Havaalanları tüketicisini raptı zapt altına alan ender ticaret alanlarından biridir. Tıpkı hastaneler gibi. Bunda; ölüm, acı çekme korkusunun hakim olduğunu belirtmekte fayda var. Bu korku ile insanlar ya kurallara harfiyen uyarlar ya da kendileri de farkında olmadan agresifleşir, gerekli gereksiz her fırsatta çalışanlara avazları çıktığı kadar bağırırlar. Bu da onların korkularının dışa yansıma şeklidir.
Personel açısından ise genel olarak bir havadan bakma, tüketiciye hizmet etmek yerine gütmeye çalışmak edaları mevcuttur. Bunun nedeni genellikle üzerlerindeki formadan kaynaklıdır. Bizim memleketimizde forma iktidar anlamına gelir. Forma giymekten yani tek tip yaşamaktan nefret eden gelişmiş ülke insanlarının aksine, formadan güç ve keyif alınır. Diğer bir gizli etken ise sürekli insanı rahatsız eden agorafobidir (geniş mekan korkusu). Yapılan işin hiçbir yaratıcılık gerektirmeyen motor işler olması da zamanla kişinin davranışlarına etki eder. Bunların acısı illaki yolculardan çıkar.
Ayrıca, havaalanlarında ciddi ciddi dikizlenirsiniz. Hal ve tavırlarınıza çok dikkat etmelisiniz. Sürekli birileri sizi gözetlemektedir. O kadar ki bazen tuvalete girdiğinizde de o duyguya kapılırsınız. Bunun haklı nedeni güvenliktir.
İşte havaalanlarındaki fiziki ve ruhi durum genelde böyledir.
Havaalanından aprona çıktığınızda ise kendinizi yabancı hissedersiniz. Güvenli sığ sulardan yüzer misin yüzmez misin derin sulara karışırsınız. Buradan itibaren cep telefonları kapalı tutulmalıdır ancak sanırım bu, apronlarda uygulamadığımız tek kuraldır. Birincisi, kötü sonuçlarını gözlerimizle görmediğimizden tehlikesini algılayamama düşük zeka seviyesi durumudur. İkincisi ise korkumuzdandır. Son ana kadar sevdiklerimizle konuşur, gizlice/bilmeden vedalaşırız. Üçüncüsü ise karada kalanlara “ben uçuyorum yaaa, n’aber” şeklinde hava atma hevesimizdendir. Ayağımız tekrar yere bastığında ise sevdiklerimize sağ salim indiğimizi, korkularımızın bittiğini biran evvel müjdelemek için bina içine girmeyi bile bekleyemeyecek kadar büyük korkular yaşamış olduğumuz içindir. Cep teller daha uçak pistte yol alırken açılır. Evde bekleyenler ise bu arada onlarca dua etmişlerdir.
Kısacası, uçağa binmek prestijli (!) ve fakat korkunç bir deneyimdir. Yine de uçağa bineriz. İçeri ilk adımda sağ ayağımızı denk getirmeye çalışırız.
Apron ve uçağın içi, havaalanlarının en tehlikeli sahalarıdır. Uçakların içi insan için en sağlıksız alanlardır. Sürekli uçan uçaklarda hijyene dikkat edilemeyeceği aşikardır, soluduğunuz hava yapaydır, kurudur. Uzun uçuşlarda nemlendirici ikram edilmesi ondandır. Cildiniz kavrulur. Kanatların içi yüksek parlama niteliğine sahip yakıt ile doludur. Belki de bir elektronik aletten (cep telefonu gibi) nem kapıp da parlayabilir, özellikle sıcak havalarda. Yani uçağa girdiğinizde aslında bir bombanın üzerinde oturursunuz. Bu nedenle havaalanının güvenli ve konforlu ortamını en son terk edenlerden olurum ve zaten çok/büyük olmayan el bagajım için en iyi yeri kapmak uğruna hiçbir güç beni uçağa erken bindiremez. Biran önce binelim de kalkalım vakitlice gidelim gibi de bir durum söz konusu olmadığından, hiç acele etmem son 15 dakikaya kadar. En konforlu uçak koltuğunu bile, “oh, ayaklarımı uzattım keyifle gazetemi okudum” şeklinde değerlendiremem. Bu kadar naif değilim, bilinçli bir yolcuyum.
İster inanın ister inanmayın, masanın diğer tarafında da emeğimin olduğu dönemlerden bilirim, uçuş personeli de aslında yolcularla aynı ruh hali içindedirler. Hostesin sadece kapıyı açarken yaptığı bir ufak hatasından dolayı insanlar ölmüştür. Ekip sürekli, öğretildiği üzere, birbirinin ve yolcuların hatasını kollar, alarm durumundadır. Milletin ne yiyeceği aslında hiç umurları değildir. Yolcularsa, korku nedeniyle neyi nasıl yiyeceklerinin peşine düşerek korkularını dindirmeye çalışır. Ekip, en agresif yolcunun en korkan olduğunun bilincindedir. Hostes kendisine “garson” muamelesi yapan yolcuyu, neredeyse altına kaçırmakta olduğu bilinciyle hemen affeder. Buradaki “garson” kelimesi tırnak içinde kullanılmış küfür ifade eden bir kelimedir. Kendisinin uçuş emniyetini sağlamaktan sorumlu olan kişiyi aşağılamak için uçuştan korkan yolcular tarafından söylenir. Uçucular tarafından hiç ciddiye alınmaz. Bildiğimiz garsonların alınmasını gerektiren bir durum yok yani…
Sözün özü, uçuşlar ihtilaf dolu bir süreçtir.
İnsan hayatı söz konusu olduğundan, ihtilafların çok ciddi yönetilmesi gereklidir. Oysaki, durumun böyle olmadığını daha yeni düşen Tekirdağ uçağının ardından yaşananlardan gördük. Bu konuda, THY sınıfta kalmıştır. Parantez içerisinde belirteyim, bu uçakla çok uçtum.
THY yönetimine baktığımızda, mutlaka halkla ilişkiler, satış, muhasebe, insan kaynakları, hukuk birimleri, psikologları da içeren sağlık birimi, vs birimler olduğundan hiçbirimizin kuşkusu olmasın. Ama çok eminim ki bu oluşumda da bir ihtilaf yönetimi birimi yoktur.
Olsaydı ne iyi olurdu ve örnek vermek gerekirse son kazada neler daha iyi olurdu?
En baştan başlayalım:
Bileti satın aldığı andan itibaren yolcu hangi uçak ile uçacağını, bu uçağın uçuş saati yaşını, hangi tarihte THY filosuna katıldığını, kaç periyodik hangar bakımı geçirdiğini, son bakımın tarihini, uçuş emniyetinden sorumlu kaç kişilik bir ekip ile uçacağını, uçağın toplam yolcu kapasitesini öğrenmiş olurdu.
Mevcut uygulamada yolcular sadece uçağın kaçta kalkıp kaçta ineceğini, uzun uçuş ise kaç kere yemek servisi edileceğini bilebilirler.
Bu neden önemli? Birincisi, nasıl bir uçak ile uçacağını bilmesi yolcunun tercih etme hakkını kullanmasına olanak sağlayacaktır. Avrupa’da AIRBUS, BOEING arasında tercih yapan, gerekirse bir sonraki saatte uçmayı tercih eden bilinçli yolcular bile mevcuttur. İkincisi, Tekirdağ uçağının ardından, “ah görüyor musun, uçağın bakımı da ihmal edilmiş mi acaba” konuşmalarının önü kesilmiş olacaktı. Üçüncüsü ise en önemlisi. Önemi, THY’nın elinin, sattığı biletin üzerine uçağın en son periyodik hangar bakımı tarihini yazarken elinin titreyecek ve birkaç kez düşünecek olmasında gizli.
Aslen, uçuş firmalarının rekabetinin; “en ucuz bilet bizde”, “biz en dakik hizmeti veririz”, “biz daha çok yedirir içiririz” şeklinde yapılmasının uçuş emniyeti bilincinin gelişimine çelme taktığı şeklinde bir kanaatim mevcut. Yüreği olan, kendine güvenen bu küçük teknik bilgiyi göğsünü gere gere biletin üzerine basar, nispeten bilinçli yolcuyu da kapar. Diğerleri zaten ucuz olanı tercih edeceklerdir ancak, bu onların tercihi olacaktır.
Açıkça belirtmek gerekirse, THY uçaklarının periyodik bakımları düzenli olarak ve sürelerinde yapılmaktadır. THY güvenli bir uçuş servis sağlayıcısıdır.
Olsaydı ne iyi olurdu’ların ikincisine geçelim.
Dedim ya, havaalanlarında gözetlenirsiniz. Bunun haklı sebebi güvenliktir. Görüntüler kayda da alınır. Alınsın varsın, güvenlik için her alana girişte en az 2 kontrol yerinden geçerken didikleniyoruz ya kendi emniyetimiz için. Buna da katlanılabilinir. O zaman buradaki ihtilaf nereden kaynaklı. İşte, Tekirdağ düştü. Daha sebebi belli değil, daha yolcuların ve ekibin akıbeti belli değilken, yolcuların uçağa binmeden evvelki son görüntüleri televizyon ekranlarını süsledi. Haberlere görsel malzeme edildi. Bu görüntüler kişiye özeldir ve kamu ile paylaşılmak üzere değil kişilerin emniyeti için kaydedilmiştir. Görüntülerde ne olup olmadığının bir anlamı yok. Özel hayatın gizliliği ilkesi ve hukuku zedelenmiştir.
Benden sonrası tufan diyorsanız, bu görüntülerin yayınlanmasından rahatsız olmayabilirsiniz ancak, geride kalanların neler hissedeceğinin de büyük önemi olduğunu asla unutmamak gereklidir. Akıbeti bilinmeyen zavallı bebeğin kucakta uçağa binerken son görüntüleri şeklinde yapılan satış, geride kalanların manevi huzurunu ciddi ciddi zedelemiştir ve başlı başına bir tazminat konusudur. Tazminat haberciden mi alınacaktır yoksa görüntüleri pazarlayan kurumdan mı talep edilmelidir? Yazılarımı okuyanlar artık bu sorunun cevabını biliyorlar.
Havaalanlarında kaydedilen görüntülerin hangi koşullarda hangi üçüncü şahıslarla paylaşılacağı konusunda yolcular bilgilendirilmelidir. Bu THY’den bağımsız bir işlem gibi dursa da THY, Devlet Hava Meydanları İşletmesinden bunu talep edebilir, uygulanmazsa, tazminat talep edebilir.
Gelelim, ne iyi olurdu üçe.
Uçak düştü. Bilgi içermeyen konuşmaları Başbakan’dan tutun da uçakta mağdur olmuş yolculara kadar herkesler yaptı. Eski defterler ortaya açıldı, elin olay yeri incelemesi ile bizim olay yeri incelemelerimiz mukayese edildi. Kimse elma ile armudun mukayese edildiğini bile anlamadı.
Atlasjet uçağı kamunun kullanımına açık bir tepeye çakılmıştı ve olay yerini çevirmek/kısıtlamak mümkün olamadı. THY ise kamunun kullanımına kapalı ve havaalanı kontrolünde olan bir önceden tecrit bölgede çakıldı. Şimdi bu durumda Hollanda’yı alkışlayacak değiliz.
BBC World News dinlerim. BBC News da, “Aferin Hollanda’ya çok çabuk müdahale etti, tüh kaka THY yakın zamanda 8 uçağı düştü” şeklinde verdi haberi.
THY’nın bir adet ihtilaf yönetim uzmanı olsaydı, bu karalamalara izin vermez, yapanlara haddini bildirirdi. Ancak, biz kahraman pilot nedeniyle, ah ne mutlu az insan öldü, diye sevindik.
THY, en kısa zamanda kaza durumlarında ve normal uçuşlarda ihtilafı yönetecek birilerini bünyesine kabul etmelidir. Burada bahsettiklerim, tecrübeli uçuş eğitimcileri, halkla ilişkilerciler, olay yeri incelemecileri, psikologlar ya da diğer teknik adamlarla ifade edilebilecek türden ifadeler değildir. Bir avukat ise bir anda herkesi patlama ve savunma noktasına getiriverir. Burada tarafsız delil tespiti yapacak, nerede ne araması gerektiğini bilecek, uluslar arası uçuş hukukunun belirttiği usullere vakıf birilerinden bahsediyorum. Amsterdam kuleden ses kayıtlarını uçak düştükten sonra ilk iş olarak resmen yazılı isteyecek, böylece silinmesine izin vermeyecek, yazısında ses kayıtlarının başına bir iş gelirse sizi bin beter ederimi nazikçe gösterecek bir adam/kadından bahsediyorum.
Bunun dışında kaza duyulur duyulmaz, (1) yolcu listesini koltuk numaralarıyla birlikte ilan edecek, (2) yerel gazetelere koca koca ilanlar vererek görgü tanıkları, görsel malzeme kopyaları aranıyor ilanı verecek, (3) Havaalanı güvenlik kamera kayıtlarına el konulması için nöbetçi hukuka derhal müracaat edecek, (4) olay yeri incelemesine gözlemci olarak katılacak teknik adamları havaalanının kapısına dikecek ve bunun için “kabul etmezseniz, mahkemede bulgularınıza itiraz edeceğiz” şeklinde resmi izin talebinde bulunacak, (5) yolcuların akıbetleri hakkında çok kısa sürede detaylı yazılı bilgilendirme talep edecek ve yapılmadığı takdirde yolcu yakınları tarafından THY’ye yöneltilecek manevi tazminat taleplerinin Amsterdam’a rücu ettirileceğine mutlaka atıfta bulunacak, vs.. bir ihtilaf yöneticisinden bahsediyorum.
Bizde bu işi basın yüklenmiştir ancak, onlar da ekonomik kaygıları olan kar amaçlı kurumlardır ve bu işi olması gerektiği gibi değil satışı arttırıcı taktiklerle becermek istemektedirler.
Diğer taraftan, büyükelçimiz elinden geleni yaptığını ancak yolcular hakkında sadece yolcu yakınlarına bilgi verildiğini beyan etti. Büyükelçi işte ne bilsin olayda THY’nın taraf olduğunu ve kendisinden bilgi saklanamayacağını net dille Amsterdamlı makamlara dikte ettirebileceğini.
THY’nin icraatı ise hastanelere bir imam yollamakla sınırlı kalmıştır. THY ve Türkiye gerçekten bu ihtilafı yönetememişler ve sınıfta kalmışlardır.
Yolcunun uçuşla ihtilafı bunlarla sınırlı değil elbette. Uçakta çocukların kazayla yaralanmaları, hijyen konuları, vs gibi konular da var.
Diğerlerini anlatmam için bir kazanın vesile olmamasını dilerim.
Yorumlar