İktidarın Yargıya Sonsuz Güveni!

“Yargıya güveniyor, hukuka inanıyorum” söyleminde bulunanları iyi niyetli fakat biraz aptal buluyordum. Son telekulak olayından sonra, yargıya hala güvendiğini söyleyenleri ise korkak, iki yüzlü, hukuka inançsız, günü kurtarmaya çalışan, bencil insanlar olarak nitelemekte bir sakınca görmüyorum.

Çok uzun zamandan beri yargıdan beni şaşırtan kararlar çıktığı doğrudur. Bundan birçok kişinin mağdur olduğu da aşikardır ancak, bunlar ya karar verenin muhakeme etme yeteneğini kaybetmiş olmasından ya da bireysel hatalardan kaynaklanmaktadır.

Karışık olduysa çok basit bir örnek vermekte fayda var. Komşu komşunun ailesine hakaret etmiş ve karşılık bulmuş. İhtilaf hem hakaret eden komşu tarafından hem de karşılık veren komşu tarafından birbirlerinden habersiz yargıya taşınmış. Yargı mercilerinden biri bu olayda dava açılmasına gerek bile görmezken diğer merci yargılamayı yapmış ve hakarete maruz kaldığını ispat eden ve hakarete karşılık verenin ceza alması ile dava sonuçlanmış.

Hakareti edip de yanına kar kalan komşu bu durumda pis kurnazlıkla tabii ki yargıya güvenir. Hakareti yiyip bir de üzerine ceza alan taraf ise artık yargıya güvenmemektedir. Çünkü o, bir salak değildir…

Bu dava çok basit anlamda yargının güvenilir, adil olup olmadığı konusunda bir örnek teşkil etmekte. Çok basit ama gerçek bir örnek.

Toplumun her katmanında sadece “Telekulak skandalı” olarak adlandırılan olgu da ise durum bambaşka. Baskı ile veya ödül ile, her ne ile ise, hakimlere, kanunlara ve usullere aykırı karar aldırtmak suçtur. Haydi ben korkmayayım söylemekten; bu müdahaleye DARBE denir. Darbelerin sadece güvenlik kuvvetlerince yapılanından korkarız gerçeği ise ortaya çıkmıştır.

Burada karar verilmesi gereken hangisinin daha iyi olduğudur. Sivil darbe mi yoksa askeri darbe mi? Tabii darbenin iyisi olmaz ancak gereklisi olabilir düsturunu yinelemek gereklidir. Artık kahraman hakimlere, savcılara ihtiyacımız var ki kahraman askerlere ihtiyacımız olmasın.

Biz bu duruma nasıl düştük meselesi ise çok yakın tarihimizde mevcuttur.

Artık yargıya yeniden güvenin tesis edilebilmesi, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden bahsedilmesi için Yargıtay Başkanına büyük görev ve yürek düşüyor.

Çoktandır savcılar bu açıklamaları nasıl suç duyurusu kabul edip harekete geçmiyor,eskiden olsa on dava açılırdı diye hala safça soranlara seslenmek lazım, “Şimdi anladınız mı neden?”.

Şimdi sade bir yurttaş olarak artık ben merak ediyorum; durumdan sorumlu ve tabii yetkili iktidar hesap verecek mi yoksa her sosyal olguda Başbakan’ın artık Dünyada örneği görülmeyen “suç münferittir” yaklaşımı mı rağbet bulacak.

Yargıtay Onursal Başkanı Kanadoğlu, bu durumu dikta rejimi olarak niteledi.

Korkum, iktidar partisinin hakkındaki kesinleşmiş “irticai faaliyetlerin odağı” suçuna rağmen icraatine tek bir Anayasa Mahkemesi üyesi marifetiyle devam edebilen, Allah için kabul etmek lazım, her durumu kendine yüzsüzce yontabilme yetisine sahip, kanun marifetiyle köşeden bucaktan sıyırmayı mutlaka becerebilen ve bunu yaparken önüne gelene hakaret etmeyi kabadayılık -kabadayılardan özür dilerim- ile özleştirebilen iktidarın iktidar olmaya devam edecek olması.

Bu tutumların bölücülük faaliyetleri yürütmek ile eşdeğer olduğu algısı sadece bende mi gelişmiş anlayamıyorum. Sivil toplumun, buna insan hakları dernekleri de dahildir, sessiz kalışına itiraz eden bir ben miyim? Yürütmenin eli yargının tepesindeyken başka hangi hakları öncelikle savunmalıyız. Hak talep edebilmek için ortada sağlıkla yürüyen bir sistemin olması gerekliliği yok mu gerçekten.

Kim ne koparırsa dönemine mi girdik? Bunun ipini çeken, kendini doğuştan haklı ilan etmiş iktidar mı gerçekten?

İşin aslı şu diye düşünüyorum; Türkiye Barolar Birliği olaya itiraz etti ama hala destek bulmuş değil. Köşe yazarları hala ne olduğunu bilmediğimiz açılım meselesini konu edebiliyorlar.

Onlara kısaca şöyle sesleniyorum, Türkiye’de neyi nereye kadar açarsanız açın geleceğiniz nokta eli uzun iktidarın yargının üzerinde kurduğu dayanılmaz baskıdır.

Ecdadımız tabii ki Osmanlıdır ama bunu sadece turist çekmek amacı ile kullanmalıyız. Uygulamada, entrikalara, dış güçlere baş eğmelere gerek yok.

Şimdi ihtilaf yönetimi bunun neresinde diyebilirsiniz.

İktidar, ihtilaf yönetimi diye bir şeyden haberli değildir. O yapar halk beğenmek zorundadır. Demokasi söylemlerinin kendine yarayan kısımlarına odaklanmış dolayısıyla müzakere ve uzlaşmayı saf dışı etmiştir. Sürekli her meseleyi yargıya taşıma hevesi YARGIYA GÜVENİNDEN kaynaklanmaktadır.

Haklısınız, bu ortamda artık ihtilaf yönetiminden bahsedilemez. Suç sabittir, uzlaşma ortamı parçalanmıştır, kötü niyet sözkonusudur ve yargıya derhal müracaat edilmesi zorunludur.

Etik sahibi bir yönetici artık olguyu yargıya taşır, ihtilafı yönetmeye çalışmakla daha fazla zaman kaybetmeye tahammül kalmamıştır.

Mesele yargının bağımsız işlemesine zemin hazırlayabilmektir.
Bu da ayrıca bir ihtilaf konusudur ve çok profesyonelce yönetilmesi gereklidir.


http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=55003&catid=32

Yorumlar