“Edith Piaf dinleyecekler şimdi, keşke dinleyebilseler”

“Ergenekon” vıcıklaştı. Naklen dava (!) seyreder hale geldik. Körfez savaşını da bize böyle seyrettirmişlerdi. Bunun anlamı, aba ve sopa meselesidir. Susun çağrısıdır. Ey bu “Ergenekon” ne ümitlerle (!) başlamıştır kimbilir ama sopada açı var, geri gelecek ve kafalara çarpacak gibi duruyor. Ergenekon ihtilafı ne yasama ne de yürütme tarafından düzgün yönetilememiş bir süreçtir.

Aklı başında yurttaşın ve tabii doğal olarak hukukçuların hatta soruşturma yürüten savcıların bile farkında olduğu üzere bir hukuk devletinde “gidip bakalım mutlaka bir suç buluruz” tarzı bir muamele insan haklarına aykırıdır, ayrıca büyük ihtilaf doğurur.

Hukuka güvenmek lazım tabii ama nasıl?

Hukuk öncelikle kendi güvenilir kılınmalıdır. Bu da kimin vazifesidir acaba…

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, “siyasetçi olduğu hemen her devirde belli noktalarda görevler aldığı için kendisine "HER DEVRİN ADAMI" lakabı verilmiş”, Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek, “Ergenekon” konuşmam diye habercileri azarlayarak gezmektedir.

O zaman, “Ergenekon” kamu vicdanında giderek katmerlenen bir soru işareti haline gelmişken, bu durumu kim konuşacak.

Türkan Hocam konuşur, konuştu…

Kendisiyle hiç tanışmadım ama O, herkesten çok benim Hocam.

Tıpkı Atatürk’ün herkesten çok benim Atatürk’üm olduğu gibi…

Dün haberi aldıktan sonra hiç televizyon seyretmedim. Genelde tepki vermeden önce beklerim, içime çok güzel atarım, sindirip sindiremediğimi tartarım ve kalbime göre değil aklıma güvenerek, hukuka uygun davranırım. Bu karakterle doğmuşum ve bu tutumun çok tuttuğu ihtilaf yöneticisi olmuşum.

Bu sabah Hocaların haberlerini okudum, resimlerine gözüm kaydı, Türkan Hocamın kırmızı rujuna hayran kaldım. Onun için hiç üzülmedim. Sanırım hasta yatağında kendiyle başbaşa kalabilse ya da tıbbi tedavisine devam edebilseydi daha iyi olurdu ama O, memleket görevini itina ile yerine getirdi: Konuştu, fikirlerini yine söyledi.

İçlerine espriler katarak… Ona moral vermeye, yanında olarak destek vermeye çalışanlara moral vererek.

O esprileri okurken irkildim. Mesajlardan biri şahaneydi. Taptım… Ben de böyle alaycı konuşurum. Bu, aklımın bana verdiği bir lüks, akılsızın karşısında ise eğlencemdir.

İşte espri (!) şu;

“Kasetleri aldılar. Edith Piaf dinleyecekler şimdi, keşke dinleyebilseler.”

Bu söz, artık benim için bir Ata sözüdür.

Yaşadığı dönemin Fransa’sında çok sevilen Edith Piaf, çok zor bir çocukluk geçirmiş. Bir sokak şarkıcısı olan annesi ile birlikte bir genelevde yaşamıştır. Babası da sokak akrobatıdır. Geçim derdi olan ailede uygun yaşa (!) geldiğinde yani 14 yaşında, Edith Piaf da babası tarafından sokakta şarkı söylemeye zorlanmıştır.

O dönemde, Edith, sokaklarda, en iyi bildiği, en sevdiği şarkıyı yani Fransa milli marşı La Marseillaise'i söylemiştir.

La Marseillaise, 1795 yılında Fransa Ulusal Marşı olarak kabul edilmiş ancak, Napolyon ve III. Napolyon tarafından “devrimci fikirler içerdiği gerekçesiyle” yasaklanmış ve/fakat, 1879 yılında tekrar ulusal marş ilan edilmiştir.

Sevgili Hocalarım, size ne desem az… Ben size kıyamasam da ağlamam. Çünkü bilim insanları da ölmez…

Türkan Hocam, böyle bir öğreti bu kadar mı şahane anlatılır.


Yorumlar