Demokratik Açılım vs Vatan Bölünmez İhtilafı

Her kimden gelirse gelsin toprak talebinin, bölünme talebinin demokratik hak olup olmadığını tartışmayı gereksiz buluyorum. Demokratik açılım sürecinin fotoğrafını çekmekle yetinsem bile yeterli olur inancındayım.

Aslında Kürt Açılımı, 2007’de PKK’nın gerçekleştirdiği Dağlıca saldırısı ile başlamış oldu. Türkiye, PKK ile mücadelesini çok daha şiddetli sürdüreceğini bildirdi ve Amerika Birleşik Devletlerinden biraz gönülsüz de olsa destek aldı. Amerika’nın gönülsüzce de olsa destek kabulü PKK’nın elinde bulunan silahların Amerikan silahları olduğunun tespit edilmiş ve kanıtlanmış olmasıydı. Doğal olarak Amerika bundan haberdar olmadığını beyan etti.

Hükümetin buradaki açık tutumu, PKK ile sonuna kadar mücadele edileceği yönündeydi. Türk Silahlı Kuvvetleri daha yoğun mücadelesine başladı ve PKK ağır darbeler aldı.

Toplumda artık son hadde varan şehitlerin üzüntüsü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düşmanla etkin mücadele (kahramanlık) söylemleriyle birleşince, isyanlara ve MHP yandaşlarının intikam yeminlerine giderek daha fazla katılım sağladı.

Bu sırada, PKK’nın giderek daha fazla kayıp vermesiyle DTP, Türkiye’nin terörle askeri mücadelesinin önünü tıkamak ve PKK’ya nefes aldırmak amacıyla, “ne insan ne de yurttaş haklarından faydalandırılmayan, Türkler tarafından ezilen mazlum Kürtler” söylemlerini AB bazında da arttırmaya başladı.

Hükümetin başlattığı Ergenekon davası içerisinde de PKK ile ilgili iddialar ortaya atıldıkça Başbakanın üzerindeki iç ve dış baskılar iyice arttı. Baskılar, yaklaşan genel seçimler arifesinde tek parti hükümeti açısından daha bir tehdit edici olmaya başladı. Yapılan araştırmalar AKP oylarının MHP’ye kaydığını belirledi. 

Kürt açılımı gibi bir kavramın ortaya atılması hükümet açısından işte böyle stresli bir ortamda gerçekleşti. Hükümet, kavramın tanımını net olarak yapmadan süreci başlattığı için günümüzde gelinen nokta, toplumda kutuplaşma oldu. Tepkiler ve tartışmalar giderek büyüdü.

Hükümet tarafından yaratılan kaos ortamı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da destek gördü. Ülkelerin terörle haklı mücadelesi genel kabulü, Kürtlerin haklarının daha ileri ihlal edilmesi olarak tasvir edilmeye başlandı.

Terör örgütü kurmak ve milli birlik ve beraberliği tehdit etmek suçlarından hüküm giymiş suçlu Abdullah Öcalan’ın, sürece İmralı’dan katılıp, kendisinin taraf olarak görülmesini talep etmesi ve ‘Yol Haritası’ çizeceğini beyan etmesiyle, gerek toplum arasında gerekse politikacılar arasında şiddetli tartışmalara yol açtı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gelinen bu noktada geri adım atarak Kürt Açılımı kavramının adını “Demokratik Açılım” olarak ifade etmeye ve ihtilafın tarafları ile görüşmelere başladı. Her kesimin söyleyecekleri vardı ve aslında bu demokrasinin de bir gereğiydi. Taraflarla görüşmeler sürerken Abdullah Öcalan’ın yol haritası da basında yer almaya başladı. Öcalan, kendi yönetiminde bir ulus devlet kurmak istiyordu. Bu ulus devletin dili Kürtçe olacak ve savunma gücü yani askeri olacaktı. Yani PKK, Kürtlerin resmi ordusu ilan edilecekti.

Hemen hemen her kaos ortamında oyları artan MHP, Abdullah Öcalan’ın açılım müzakerelerinin tarafı olamayacağı konusunda Hükümete çok sert eleştiriler yöneltti. MHP lideri Bahçeli, Başbakan ile görüşmeyi, hatta Cumhurbaşkanı ile görüşmeyi reddetti. Tavrı çok netti. PKK, yalnızlaşmış ve güç kaybetmişti. Başbakan marifetiyle yeniden dirilmek istiyordu. Buna izin verilemezdi.

Tartışmanın bir diğer tarafı CHP oldu. CHP de şiddetle, sonraları Demokratik Açılım kimliğine bürünen Kürt Açılımını lanetledi. Türkiye’nin bölünmesine zemin hazırlandığını ve bunun Amerika güdümlü olduğunu iddia etti. Amerika, Demokratik Açılımı desteklediğini ancak bunun kendi dayatması olmadığını açıkladı.

Çok önemli bir diğer taraf ise ‘Şehit Aileleri’ diye bilinen sivil toplum örgütleriydi. Şehit Ailelerinin sözcüleri Hükümete, PKK’yı kendi askerleri olarak gören ve politik ortamda militanca PKK’yı savunan ve Abdullah Öcalan’ın liderleri olduğunu açıkça beyan etme demokratik hakkından (!) faydalanan DTP’nin tüm Kürtleri temsil etmediğini bildirdi. Oysa ki Şehit Aileleri arasında yüzlerce PKK ile mücadelede şehit olmuş Kürt gençlerin Kürt aileleri de vardı.

Yanlış ihtilaf yönetimi sonucunda gelinen noktada, Abdullah Öcalan söylemleri ile Başbakan’ın Demokratik Açılım hayalini sıfırladı. Bu hayalin dayanağı yani Demokratik Açılım kavramının tanımı günümüzde Hükümet tarafından halen yapılmış değil. Abdullah Öcalan ise bu belirsizliğin adını koydu; Kürtlerin talepleri kültürel haklarla sınırlı değildi, etnik hak söylemleri neticesinde toprak talebi vardı.

Sık sık, Türk Silahlı Kuvvetlerinin düzenli ve disiplinli psikolojik muharebe ile yıpratılmak istendiğinden yakınan ve yanlış algılanan imajını yaptığı açıklamalarla düzeltmeye çalışan Türk Silahlı Kuvvetleri ise yaptığı açıklama ile Başbakan’dan daha atik davranarak Demokratik Açılımının sınırlarını çizdi;

“Anayasa'nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3'üncü maddesinde ifade edildiği gibi "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir." Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa'nın 3'üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir. Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.”

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı bu net açıklamadan sonra Hükümet ve Cumhurbaşkanı Demokratik Açılım kavramının kültürel haklar ile sınırlı olduğunu biraz sessiz kabul ettiler. Abdullah Öcalan’ı taraf görmediklerini beyan ettiler.

Değerli sanatçı Sezen Aksu ise sürecin basınla ilişkilerini yüklenmiş oldu. Detayları belli olmayan bir açılımda taraf oldu, sanatçı kimliğinin getirdiği tüm duygusallıkla. Başbakan’ın gözü yaşlı anneler söylemleri yüreğine dokunmuş olmalı. Oldukça tepki aldı Sezen Aksu, bu çıkışından dolayı. İşin aslı, yürekten kutladığı ve desteklediği Başbakan da kendisini yarı yolda bıraktı Türk Silahlı Kuvvetlerinin sözle müdahalesinin ardından.  

Gelinen noktada, kimilerine göre kültürel nedenler açısından, kimilerine göre ise bölünme açısından tarihi bir fırsat kaçmış oldu. DTP, Hükümeti yüreksiz olmakla suçladı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin değiştirilemez Anayasa maddesini hatırlatmasını, tartışma sürecini demokratik ortamdan uzaklaştırmak olarak niteledi.

Asker ise demokratik bir unsur olduğundan, görevleri bulunduğundan ve ifade özgürlüğünden bahsetti.

Hükümet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine daha fazla bütçe ayırdığını ilan etti ve bu bölgelerin kalkınması için ekonomik tedbirler alınacağını duyurdu. Devletin ulusal televizyon kanalı TRT’nin Kürtçe yayın yapmaya başlamasının ardından atılan ikinci en önemli adım budur.

Toplum nabzını tutan araştırmaların neticesinde ise toplumun tek ortak paydada buluştuğu anlaşılmakta, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı. Bunun dışında kimse kimsenin haklarını ihlal etmekle uğraşmak taraftarı değil.

DTP’nin bu süreçteki başarısı ya da kimilerine göre talihsizliği ise Türkiye’den ne istediğini ilk defa dürüstçe (!) ve resmi olarak kelimelere dökmüş olmasıdır.

Şimdi bir Cumhuriyet Savcısı bulup sormak istiyorum; DTP bu süreç içerisinde gösterdiği tutum nedeni ile kapatılabilir mi yoksa AKP Kürt Açılımı söylemini Demokratik Açılım söylemi haline getirmekle bunun önünü tıkamış mıdır?


http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=50081&catid=32

Yorumlar