Çocuğa yönelik cinsel istismar, bir hırsızın evinize girip alçak menfaatini ararken etrafı dağıtmasına, kirletmesine benzer. Ortalık adam akıllı dağılmış olur, toplarken çile çekersiniz. Temizle temizle temizlenmez… Mahreminize el değmiştir. Bir daha o evde huzur bulamazsınız.
Dünya, çocuğun seks yapan iki yetişkini tesadüfen seyretmesinin çocukta yarattığı travmayı konuşurken bizim Adli Tıp Kurumu uzmanlarımız, 76 yaşında, beyaz saçlı, kel kafalı bir adam tarafından cinsel tatmin amacıyla ellenen 14 yaşındaki bir kız çocuğunun ruhsal ve bedensel sağlığının bozulmadığına kanaat getirdi. Çok ayıpladım… Çok utandım… Çok kızdım…
Bir tarafta dünyadaki yasal düzenlemeler, diğer tarafta bizim yasal düzenlemelerimiz.
Bizde, çocuğun cinsel bir eylem neticesinde ruhsal veya bedensel sağlığının bozulmuş olması, suça hükmedici değil cezayı arttırıcı bir unsur.
Burada bir ayrımcılık var çünkü insan her alanda değişken bir faktör. Tıpkı ekonometrinin matematiksel hesaplamalar yaparken değişken insan davranışları tahmin ötesine gidemediğinden enflasyon tahminlerinin pek tutmadığı gibi. Deprem uzmanlarının da türlü matematik hesaplamalarına rağmen depremin zamanını ve şiddetini söyleyemedikleri ve tahminlerde bulundukları gibi. Tıpkı uzmanların güneşli hava tahmin ettikleri ve sırıl sıklam olduğunuz günler gibi.
Ruhsal durum da böyle bir şey. Tek tip insan yok. Aynı toplumsal sorunları yaşıyoruz fakat hepimiz bundan aynı şekilde veya aynı derecede etkilenmiyoruz. Aynı biyolojik, sosyo-ekonomik özelliklere sahip iki çocuğa aynı tacizci aynı şekilde cinsel tacizde bulunsa bile çocukların buna reaksiyonu farklı olabiliyor. Bu durumda bu tacizciye bir eyleminden dolayı mağdurun ruhsal durumu bozulmadı diye en az üç yıl en çok sekiz yıl hapis cezası vereceğiz, diğer eyleminden dolayı mağdur olanın ruhsal durumu bozuldu diye en az onbeş yıl hapis cezası vereceğiz.
Neremiz doğru ki…
Buna tacizcinin şanslısı veya şanssızı denir! Ya da cinsel tacizci açısından hafifletici nedenler var da denilebilir.
Hüseyin Üzmez davasında ise bence rezilliğin diz boyu olduğu durumlar, Adli Tıp Kurumunun yanlış rapor verdiği, yanlış muayene yaptığı, çok kısa sürede rapor verdiği, rapor veren uzmanların çocuk psikoloğu veya psikiyatristi olup olmadığı, Kurumun politik atamalar neticesinde bu hale geldiği, Hüseyin Üzmez’in korunup korunmadığı ile sınırlı değil. Bunları tartışan tartıştı, tartışmakta…
Ben kafamı başka şeylere taktım:
Birincisi Hüseyin Üzmez’in bangır bangır televizyonlara çıkıp mağdur hakkında yalan söylüyor diyebilmesi ya da dini inancıma göre kız çocuklar 14 yaşına geldi mi karılık yapabilirler tamamdır demesi yani insanları suça özendirebilmesi. Bunun yanına kar kalabilmesi. Mağdurun böyle bir şansı yok…
İkincisi, Hüseyin Üzmez davasında bu güne kadar üç bilirkişi raporu olmuş olmalı. Adli Tıp Kurumu raporunu biliyoruz, bu rapordan dolayı Uludağ Üniversitesinin raporunu da biliyoruz ama üçüncü raporu hiç bilmiyoruz. Belki olması gerektiğini de konuşmadık hiç.
Uludağ Üniversitesinin raporuna göre çocukla iki kez görüşme yapılmış, bilimsel testler yapılmış ve iki görüşmenin bulgularının ortalaması alınarak rapor özetle, “zeka seviyesi sınırda, zeka yaşı 9 yaş 4 ay olan çocukta ağır depresyon ve ağır anksiyete mevcuttur yani mağdurun ruh sağlığı ciddi anlamda bozuktur ancak, bunun cinsel istismardan mı yoksa ailesinden uzak kalmasından (!) mı kaynaklandığı tespit edilememiştir.” demekte. Çünkü çocuk sürekli ailesinin dağılmasından kendisini sorumlu tutuyor ve annesini istiyormuş.
Tipik cinsel istismar mağduru davranışı… Kendini sorumlu tutma, ailenin bütünlüğü dağılmasın diye istismarı gizleme, vs.
Tabii bir de çocuğun zeka yaşı ve zeka seviyesi ölçümleri var. Çocuk her ne kadar 14 yaşındaysa da zeka yaşı 9. Zeka seviyesi ilk muayenede sınırda ikinci muayenede hafif mental retardasyon tespit edilmiş. Raporda ortalama alınarak sınırda denmiş. Ben olsam hafif mental retardasyon derdim. Çocukta sıfır tolerans sistemi dünyada yaygın çünkü.
Çocuğun zeka yaşı ve zeka seviyesi düşünüldüğünde cinsel istismarın fiili anlam ve sonuçlarını algılama yeterliliğinin henüz olmadığı bir durumda ruhsal bozukluğun daha ileriki yaşlarda yani çocuğun yaşadıklarına kafası basmaya başladığında, net şekilde ortaya çıkma olasılığı her zaman mevcut çünkü.
Diğer taraftan her küçük yaşta çocuk, şiddet bile görmüş olsa anne ve babasından ayrılmak istemez. O yüzden benim çocukta tespit ettiğim ağır anksiyete ve ağır depresyon, yaşadığı cinsel istismardan kaynaklı olurdu, anneden ayrılmak da tuz biber ekerdi belki.
Bu kanaatimi destekleyen bir başka bulgu ise çocukla yaşadığı istismarın hemen ardından daha ifadesi alınırken ilk görüşmeyi yapan uzmanın raporunda çocuğun ruhsal durumuna dair raporladığı bulgular olurdu. Bu rapor da nereden çıktı demeyin. Böyle bir rapordan Bakan Nimet Çubukçu bahsetti ve bu raporda çocuğun ruhsal durumunun bozuk olduğunun yazdığını belirtti.
Bu rapor, “mağdur çocuğun tanık olarak dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında uzman bir kişi bulundurulur. Bunlar hakkında bilirkişilere ilişkin hükümler uygulanır.” diyen Çocuk Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik Madde 5’e göre tanzim edilmiş bir rapordur.
Bu rapor olmasaydı kanaatimce Adli Tıp Kurumunun raporuna itiraz edilecek adam gibi bir husus yok. Muayene usulü hiçbir yerde tariflenmemiş ve uzmanların yeterliliklerine dair hiçbir yerde tarif yok. Bu uzmanlar eğitimci bile olabilirler. Çok kısıtlı pedagoji eğitimi aldıkları için.
İlk raporun tanzim edildiği tarihte henüz çocuğun anneden ayrılması, ailesini çok özlemesi, yurtta kalmak istememesi gibi nedenlerle ağır depresyona girmiş olamayacağı aşikardır.
Uludağ Üniversitesinin raporunda bu ilk raporun bulgularına atıfta bulunulduğunu görmedim. Aynı şekilde Adli Tıp Kurumu raporunda da bu ilk raporun incelendiğine dair bir ibare okumadım.
Adli Tıp Kurumu raporuna itiraz konusu da şu olabilir:
İlgili 6. İhtisas Kurulu; (1) dava dosyasında mevcut Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanlığının 18 Temmuz 2008 tarihli raporu, (2) kendi 19 Eylül 2008 tarihli muayene kaydı ve (3) “olayın nevi ve oluş tarzı, mağdure ve sanıkların ifadeleri, mağdurenin olay esnası sonrası tutum ve davranışları gibi adli psikiyatriyi ilgilendiren hususları neticesinde raporunu tanzim etmiştir.
Kurul Uzmanı olaydan yaklaşık altı ay sonra, bu süre boyunca yoğun rehabilitasyon uygulanmış çocuğun muayenesinde ruhsal bozukluk bulamadıysa yapacak bir şey yok. İleride çıkabilir diye bir rapor zaten veremez. Ruhsal bozukluk arama metodu diye bir yöntem tarifi de yok. Ayrıca çocuk iyileşmiş olabilir. Uludağ Üniversitesinin raporunun sonucuna göre de; çocukta ağır depresyon ve ağır anksiyete mevcuttur yani mağdurun ruh sağlığı ciddi anlamda bozuktur ancak, bunun cinsel istismardan mı yoksa ailesinden uzak kalmasından (!) mı kaynaklandığı tespit edilememiştir denmiştir.
Eh kurul ne desin yani…
Ama aynı kurul şu talihsiz tespiti de yapmıştır; “olayın nevi ve oluş tarzı, mağdure ve sanıkların ifadeleri, mağdurenin olay esnası sonrası tutum ve davranışları gibi adli psikiyatriyi ilgilendiren hususları neticesinde ruhsal bozukluk olmadığına…
Olayın nevi, Adli Tıp Kurumu uzmanınca çok da ruhsal sağlığı bozucu bir cinsel istismar değil. Basit bir şey. Affet gitsin, aramızda lafı mı olur tarzı bir şey. İfadelerden çocuğun pek sarsılmadığı anlaşıyor da demiş uzman. Bununla da yetinmemiş ve mağdurenin olay esnasındaki ve sonrasındaki tutum ve davranışlarından çok da olayı kafasına takmadığı sonucunu çıkartmış. Ben olsam çocuk amma korkutulmuş sonucunu çıkartırdım.
Çocukta, anne ve babasından gelen fiziksel şiddet izleri olduğu da ilk fiziki muayenede raporlanmış.
İşte Adli Tıp Kurumu raporu; ilk raporu dikkate almadığı ve, fiilin nevi hakkında bahis açtığı ve olay esnasında/sonrasında çocuğun tepki göstermemiş olmasını gerekçe göstermiş olması nedenleriyle bozulur.
Muayene yöntemi ile uğraşarak bir yere varılmaz.
Uzun zaman psikiyatri raporlarının mahkemelerce delil olarak kullanılması gerektiğini savundum ama bu davada raporları sorguladım ve çok rahatsız oldum.
Fiziksel bulguları bilmiyorum ama olayın telefon dinleme suretiyle ortaya çıktığını biliyorum. Eğer bu kayıtlarda bir itiraf yoksa onların da suçun oluştuğuna dair kanıt olamayacağı kesin. Çocuğun ruhsal durumunda da bozukluk olmadığı kayda geçerse, korkarım sanıklar suçsuz bulunacaklar.
Yorumlar