Neden ve ne zamandan beri hasta hakları konuşulur olmuştur?
Hasta haklarıyla ilgili ilk uluslararası belge 1981 tarihlidir. Bu belgeyi yayınlayan kurum Dünya Tabipler Birliği’dir. Bu oldukça dikkat çekici bir durumsa da hastalara haklarını hekimlerin bizzat teslim etmesinde, hasta haklarının bir formata oturtulmasının perde arkasında hekimlerin ve sağlık tesislerinin –özellikle kamu kurumlarının- kendilerini ‘malpraktis’ denilen tıbbi uygulama hatalarına karsı korumak fikri vardır.
Türkiye için ise süreç, moda olduğu üzere Avrupa Birliği’nin etkisiyle 1998 yılında yayınlanan ‘Hasta Hakları Yönetmeliği’ ile resmen başlamıştır. Sessiz sedasız yayınlanan yönetmeliğin 2003’e kadar işlevsiz kalmış olması insanlarımızın hak arama konusundaki bilgisizliği ve bilinçlendirilmemiş olmasındandır.
İçinde bulunduğumuz bilgi çağı neticesinde ise hastalar kendilerine yapılan muamele ile diğer ülkelerdeki uygulamaları kıyaslamışlar ve tedavi hizmeti aldıkları süreç içerisinde ortaya çıkan şikayetlerini sıklıkla dile getirmeye, kurumlara sıkıntı vermeye başlamışlardır.
Hukukçuların, hastaların şikayetlerinden doğan tazminat haklarına dikkat vermeleri hastaların haklarının korunması açısından son derece verimli olmuştur ancak, işin çığırından çıkması da hekimlerin mesleklerini korku içerisinde icra etmelerine, hekim haklarını bir standarta oturtmaya sebep vermiştir.
Diğer taraftan, sağlık personelinin hatalarından kaynaklı yüksek tazminat ödemeleri, sağlık kurumları açısından oldukça sıkıntı verici boyutlara ulaşmıştır. Tıbbi uygulama hataları bilirkişileri sektörü ortaya çıkmak durumunda kalmıştır.
Kısaca, 2003 yılında artık Sağlık Bakanlığı’nın Hasta Hakları Yönetmeliği’ne işlevsellik kazandırması zorunlu hale gelmiş ve ‘Sağlık Tesislerinde Hasta Hakları Uygulamalarına İlişkin Yönerge’ ortaya çıkmıştır. 2004’de uygulanmaya başlayan yönergenin 2005 yılında doğan ihtiyaçlar neticesinde yenilenmesi gerekmiştir.
Ortada bir hasar varsa, bunun bir sigortasının da olması beklenir.
Hekimlerin meslek hatalarına karşı sigorta yaptırma gereksinimi, sağlık tesislerinin hekim hatalarından kaynaklı tazminatları hekimlere rucu ettireceğinin hükme bağlanması neticesinde sigortacılık sektörü yeni bir departmana kavuşmuştur.
Ancak sigorta şirketleri bu departmanlarından pek de mutlu sayılmazlar. Risk oranı yüksektir ve primler yüksek tutulmalıdır. Tabip Odaları Onur Kurulları, Yüksek Sağlık Şurası, Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu ve Adli Tip Kurumuna ‘Hasta Hakları Yönetmeliği’nden önce gelen dosyaların ortalamasına bakıldığında her 30 hekimden birinin yasal şikayete uğradığı tespit edilmiştir. Bu oran giderek büyük bir hızla yükselmektedir.
Allah kimseye dert verip derman aratmasın söylemi ile hasta hakları arasında nasıl bir bağ kurmalıyız?
Bu Atasözümüz maalesef günümüzde hala kullanılmakta. Derman aramanın, tedaviye kavuşmanın zor olduğu daha başka, daha güzel nasıl anlatılabilir. Öyleyse çok uzun zamandan günümüze gelen bir sıkıntının, çaresizliğin varlığından bahsedebiliriz.
Diğer taraftan hastalarımız önce Allah’a sonra hekime emanet edilir. Hekime duyulan bu sınırsız güven maalesef saygıdan değil; bilgisizlikten, çaresizlikten veya itilip kakılmaktan duyulan korkunun yansımasıdır.
Yakın zamana kadar “eti senin kemiği benim” diyerek çocuklarımızı öğretmenlere teslim etmedik mi? Teslimiyet kanımızda var diyebiliriz.
Olması gereken ise farklıdır. Pek çoğumuz en temel insani haklarını bile bilmezken hasta hakları bize çok şey ifade etmemekte. Sebep, yöntem ve sonuç sorgulamayan kesimin varlığı aslında sağlık çalışanlarının omuzlarına ciddi yük bindirirken maalesef onlara duyulan güvensizliğe de işaret etmekte. Burada hekimin bilgisi, becerisinden çok vicdanına sığınmak gibi bir durumdan bahsedilmektedir. Oysaki hasta, hekime elinden geleni yapması için yalvarma durumunda olmamalıdır. En iyi ve en dikkatli şekilde tedavi görmek ve bu şekilde tedavi göreceğine inanmak hastanın en temel hakkıdır.
Bu nedenle, “Allah kimseye dert verip derman aratmasın” söylemi ile hasta hakları arasında hiçbir türlü bağ kurmamalıyız. Devir artık o devir değil.
Hasta hakları devri nasıl bir devir?
Allah sabır ve direnç versin, oğlunun tıbbi uygulama ve ihmal kurbanı olduğunu bağıra bağıra söyleyebilen, hukuki yolların hepsini harekete geçireceğini belirten Burhan Şeşen, hasta hakları devrinin adamıdır.
İspatta çok zorlanacaktır. Tanıkları, varsa kendi yakınları veya akrabaları olacağından karşı tarafça reddedilecekler ya da tanık hastane çalışanları işverenlerinin korkusundan tanıklık yapmayacaklardır. Görmedim, duymadım...
Burhan Şeşen’in, hukuksal tarafsız delillerin tespit edilmesinde mutlaka hem idari açıdan –tazminatlar Borçlar Hukuku kapsamındadır- hem de tıbbi açıdan bilirkişilerce hazırlanmış bir dosya ile hukukçusuna kendisini yargı önünde temsil etmesi için destek vermesi gerekecektir. Aslen hukukçusu da zaten etik değerleri gereği böyle bir tarafsız delil tespiti yapılmasını isteyecektir.
Aksi durumda yargılamanın karar aşamasında dava dosyası cılız ve içeriksiz bir şekilde son dönemde çokça yıpranan Adli Tıp Kurumu’na intikal edecek, adli hekimler kendilerine sunulan dosyanın içeriği ile sınırlı ve tabii ki tedaviye ait mevcut bilgilerinin ışığında bilirkişi raporu vereceklerdir. Tazminata hükmedilmesi durumunda ise hakim ne miktar ödeneceğine belki de idari bir bilirkişiye danışmadan kendince bir miktarı takdir edecektir.
Burhan Şeşen’e, bir sağlık tesisi ile yaşadığı bu ihtilafının adil yönetimini diliyorum.
Hasta gencin ve ailesinin karşı taraf ile eşit koşullarda yargı önüne çıkmasını diliyorum…
Yorumlar