Başbuğ Mecburen Erdoğan'ın Söküğünü Dikecek

Bir yurttaş ve sivil toplumcu olarak apolitik olmam mümkün değil. Köşeden bucaktan bile olsa bulaşmalıyım. Haklar konusu sosyal politikalarla doğrudan ilgilidir. Hal böyle olunca polemik konusu açılımın bize sunduğu ihtilaflı tabloyu da yazmam gerekti. Sevdiğim bir konu değil ama yazılmalı.

Türk Silahlı Kuvvetleri “darbeci” değil. Olsaydı, aylar öncesinden darbesini yapardı çünkü yasal koşullar mevcut. Tam aksine son derece sabırlı ve fakat rahatsız. Bu, benim tespitim değil, Başbuğ öyle söyledi, “Rahatsızız” dedi. Size Oruç Reis Fırkateyninden sesleniyorum dedi. Anlayın artık dedi…

Burada bir not yazmalıyım: Bülent Arınç, darbe için yasal koşullar mevcut diyenlerin aklından zoru olduğunu söylemiş. Diğer bir zamanda ise Nimet Çubukçu, “umarım Başbakan’ın üşütmesi fizikidir” diyen CHP milletvekiline ağır cevaplar vermiş. Bu durumda Bülent Arınç’a Nimet Çubukçu’nun lafı ile cevap vermemde bir sakınca yok, ne de olsa Milli Eğitim Bakanımız ne derse doğru söyler; “Bülent Arınç’ın eğitime ihtiyacı var, lafını kendisine iade ediyorum”.

Devam edelim…

Oruç Reis, İspanya’da, Osmanlı’nın topraklarını savunurken son denizcisinin öldürüldüğünü gördükten sonra bile savaşmaya devam etmiş ve ancak iki ok ile vurularak ölünce savunmasını bırakmış.

Yazarlar, Başbuğ’un konuşmasını kendi ideolojilerine göre yorumladılar ve yonttular, “Asker haddini aştı” diyenler oldu ki bunların söylemleri değişen Dünya ve Türkiye koşullarına rağmen yüzyıllardır (!) değişmemiştir. Bu da onların tutturdukları bir yol. Onlar, ABD ve AB’nin aferin budalasıdırlar ve gelin görün ki sık sık ABD ve AB’yi de sorgularlar. Kibarca, değişen hava koşullarına uyumları diyelim.

Açılması mümkün olmayan bir açılımdan bahsederek tamamen duygusal yazılar kaleme aldılar. Ahmet Altan bir adım öne geçti ve bu milletin bir gün Apo’ya borcunu ödeyeceğini umduğunu yazdı. Apo’nun barış adına üstüne düşeni yaptığını söyledi. Ben mi yanılıyorum, barışı yıkan Apo değil miydi?

Erdoğan ise malum hep ben konuşayım, sen, o, hatta biz, siz ve onlar sussunlar ruh hali içinde. Demokrasi adına, açılım adına, yurttaş adına ama herkes sussun, kimse konuşmasın, yürümesin… Demokratik, hukuk devleti ama herkes sussun, Başbakan konuşsun. Benim kargalar, Başbakan’ın bu çökeltici, onur kırıcı, Cumhuriyet’e yakışmayan, dikta tavrının ezici, bölücü, yok edici ağırlığına rağmen kendisine gülmeden edemediler.

Açılım meselesinin, aslında uzlaşma ile çözüm bulunacak bir ihtilaf olmadığını daha önce yazmıştım. Uzlaşmanın özünde fedakarlık olduğunu, talebin feodalizm olduğu bir ortamda ise uzlaşmanın değişmez yasa maddelerince mümkün olamayacağını belirtmiştim. Bu konu olsa olsa polemik konusudur ve ihtilaf gibi müzakere edilmesi sakıncalıdır, sonu iç savaşa kadar gider demiş olmaktan rahatsızsam da bencilce ben demedim mi demek de geliyor tabii içimden.

Savunum şuydu; Kürtlerin temel haklarında ve yurttaşlık haklarında bir kısıtlama varsa, Devlet derhal bunu düzeltmelidir ve Kürt yurttaşlar acilen haklarına kavuşmalıdır. Hizmetlere ve olanaklara eşit ve kolay erişimleri hemen sağlanmalıdır, Devlet bunu açılım ya da müzakere konusu edemez.

Tam burada aklıma, genç bir kızın televizyondaki feryadı geldi, “Hastane yaptık yaktılar, öğretmen yolladık öldürdüler…”

PKK’nın talebi ise feodal yapı. Pardon, öncelikle tutuklu Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve aslında salıverilmesi ondan sonra gelsin feodal yapı…

Sözün özü, terörist başı Öcalan’ın devlet başkanı yapılması talebi mevcuttur.

İmralı’dan Kürdistan Devlet Başkanlığına!

Öcalan bunun için her şeyi yapmaya hazır. Kendi milletvekillerinin (!) Meclis’te kalmasını istemesi bundandır. Bunu barışa katkı olsun diye yapmadığından çok eminim.

Cumhuriyetin ilanı aslında Osmanlı’da var olan feodal yapının da sonu demek değil miydi? Anayasamızın özü, feodal yapıyı yıkmakla ilgiliyken nasıl olacak da olacak zaten mevcut olduğunu bildiğimiz hukuk dışı ağalık sistemini meşrulaştıracağız.

Hemen her parti başkanı seçimler öncesinde sahaya inip oy için aşiret reislerinin elini sıkmadı mı? Aslında, Başbakan’ın şu sözüne çok dikkat etmek lazım; “CHP ve MHP, 81 ilin hepsinde yoklar ama AKP var”. Buradan AKP’nin icraatta başarılı olduğundan ziyade daha çok ağa ile el sıkışmış olduğunu anlıyoruz.

PKK’lı milletvekillerinin istifa etmeyecekleri dünden belliydi çünkü Öcalan Meclis’te ses bulmaktan çok memnun. Kendini muhatap kıldı bir kere. Rağbet gördü… İstifaları, erken seçime her koşulda ve her şeye rağmen karşı olan AKP de istemedi. Ve işte en azından bir ortak noktaları oluştu.

Yazının sonu şöyle bitmeye mahkum; Erdoğan, herkesin paçalarından dökülüyor dedi, kendi eteğinin söküğünden hiç bahsetmedi.

O, sen sus demekle meşgul. İşi, icraat olmaktan çıktı görevini yapan muhalefete cevap yetiştirmeye döktü. Ne kadar fevri cevap yetiştirirse, o kadar çok düzeninden sorumlu olduğu sokağın mevcut iç savaş hallerini haklı gösterebilecek.

Bu ne mi demek?

Başbakan, hangi akılla olduğu hala belli değil, yarattığı kaostan ona buna hakaret ederek çıkamayacağı sürece eteğinin söküğünü korkarım Başbuğ dikecek. Ve korkarım, bu, tarihte Başbuğ’un görevi olarak anılacak.

Derken, Kerkük-Yumurtalık Petrol Hattına sabotaj yapıldığı haberini okudum yazım daha bitmeden. Altında şöyle bir okur yorumu vardı; “Artık PKK ile masaya oturmanın zamanı geldi”.

Başbuğ’un sökük dikmesini ne AKP ister ne de PKK. Peki ya yurttaşlık haklarımızın teminatı kim?

Bu Cumhuriyet bana da, laik, sosyal, demokratik, sınırları bütün, bayrağı tek, resmi dili tek bir idare sözü vermişti.

Dürüst Erdoğan, bunların üzerine yemin ettiği için o mercide.
Bu durumda açılım ne demek? Neden açılımdan yana olmalıyız?


http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=57106&catid=32

Yorumlar