Arabesk Ten Edebiyatı İle Bilim İhtilafı



Adli Tıp Uzmanı bir arkadaşımla karşılıklı oturup, kahve içerken uzun uzun sohpet etme fırsatı yakaladım, çok memnun oldum. Konu, beklendiği üzere kadına yönelik cinsel istismara kaydı. Muayene mekanı, yöntemi, kimler imza atmalı, atmamalı, yasa ne buyuruyor, bilirkişi nasıl raporlamalı, hakim nasıl anlamalı.

Bir konuda hem fikir olduk; cinsel istismarda mağdurun ruhsal ve fiziksel ruh sağlığı bozulmuşsa 15 yıl, bozulmamışsa sanığa ceza indirimi mevcut. Mevcut mevcut olmaya ama insan bu, yaşanan ruhsal travma arabadaki hasar gibi değerlendirilemez ki. Çok hasar az hasar… Kime göre, neye göre, yoksa bu bir oyun mu…

Kimine popoya şaplak büyük etki eder, hayatının bundan sonrasında yolda yürürken arkadan gelen var mı diye kollayarak ve korkarak gezer. Kimi içinse, “vay terbiyesiz tacizci” demekten ve sinirlenmekten ibarettir. Ama popoya, karşı tarafın istemi dışında ellemek kanunen cinsel tacizdir. Eh, bu tecavüz ile aynı mı demeyin. İnsan bu, kimi doğuştan sarhoştur kimi 3 kadeh içer bişi olmaz.

Bu vahim bir karmaşa.

Cinsel istismar türleri belirlenmeli ve buna göre ceza puanlaması mı yapılmalı acaba hiç mağdurun gördüğü ruhsal zarar dikkate alınmadan?! Yoksa, işin içinde tecavüz yoksa ruhsal durumda asayiş berkemal midir otomatikman?

Uzman arkadaşım, bazı olgularda sözde mağdur açısından cinsel istismarın gerçekleşmemiş olabileceğine dikkat çekti. Mağdur görünen belki de faildir, kim bilebilir, iki kişi arasında yaşanmış bir olay dedi. Karşılıklı rıza ile yaşanmış bir ilişkinin ardından menfaat veya intikam nedeni ile cinsel istismar suçlamasında bulunulmasının olası olduğunu, fiziksel bulgulara ve mağdurun sürekli ağlamalarına, dövünmelerine (!) rağmen cinsel istismar olmamasının mümkün olabileceğini konuştuk.

Ne zor bir durum, bu da dikkate alınmalı… Kadın hakları savunucuları buna karşı çıkacaklardır ama hayatın bir gerçeği işte. Konuşmamız böyle devam etti gitti.

Bir zaman da cinsel istismar muayenelerinde bilirkişilik hizmeti alanın hakim mi yoksa muayenesi yapılan kişi mi olduğunu tartıştık. İhtilaf yönetimi açısından müşteri, muayenesi yapılandır, hakim değil. Çünkü aslında muayenesi yapılan aynı zamanda hakimin de müşterisidir. Arkadaşımsa, adli rapor hakim tarafından istendiği için müşteri hakimdir diye ısrar etti. Bence raporlamalardaki hakim ne sorarsa ona cevap vermek durumunun mesneti bu zihniyetten kaynaklanıyor ve bence çok yanlış. Burada hemen hem fikir olamadık ama sonrasında bir fikir sahibi olduk.

Uzman arkadaşım muayene ettiği bir olguyu anlattı. Adamın teki iki kadına tecavüz ettiği gerekçesiyle kadınlardan biri tarafından suçlanıyor. İş mahkemeye düşünce, diğer kadın büyük travma yaşadığını ancak herşeyi geride bıraktığını, artık çoluk çocuğa karışmak istediğini ve mustakbel eşinin bunu duymasını istemediğini, hayatının bu şekilde daha bir kötüye gideceğini, toplum dışına itileceğini savunuyor. Failin ceza alıp almaması umurunda değil. Ona bir kazanç değil ama kayıp…

Kadın, “namusunun lekelendiğini” ve bunun gizli kalması gerektiğini düşünüyor çünkü “arabesk ten edebiyatı” bunu ona ve toplumun diğer katmanlarına dayatmakta.

Lale Belkıs’ı tanırsınız. Kendisi Moda’dan hemşehrimdir. Moda’nın yıllanmışlarındandır. Bu arada doğma büyüme ve çok eski Modalılar grubumuz da var. Günümüzde böyle bir ayrımcılık yapıyoruz keyifle…

Lale Belkıs, ilk mankenimiz, oyuncu ve şarkıcı. Erol Evgin bir vesile ile kendisini tanıtırken Yeşilçam’ın kötü kadın karakterine gönderme yapınca Belkıs buna itiraz etti.

Lale Belkıs, asla kötü kadın rolü oynamadığını, yapılan edebiyatın arabesk olduğunu, aslında hep yüreğini, emeğini, sabrını verdiği evliliğini, sonradan ortaya çıkmış, sürekli “namusum kirlendi”, “ölmek istiyorum”, “acıların kadınıyım” diyen, adil olmayan şekilde kendisinden çok genç, bakire olması sıfatıyla sözde kendisinden daha “temiz” bir genç kızdan korumaya çalışan, mağdur, aldatılan, ilgi bekleyen, aşk ve dost acısı çeken ve buna doğal olarak tepki veren, kızan, itiraz eden kadın rollerini oynadığını söyledi.

İşte kalbur üstülük böyle birşey olsa gerek.

Bilim adamları der ki, cinsel istismara maruz kalmış kadını muayene ederken ve bundan sonraki hayatında provoke etmemek, başına gelenlerin kendi suçu olmadığına ve yalnız olmadığına inanmasına destek olmak çok önemlidir. Başına gelenlerin bir felaket değil de kendisine karşı suç işlenmiş olduğu yönünde sinyaller vermekle, yaşadığı travmayı mümkün olduğunca bilimsel şekilde açıklayarak utanmasının önüne geçmek, kendini toplumdan soyutlamasını engellemek gereklidir.

Bilim adamlarının bunlarla sıvanmış kitaplarının durduğu raflarda, “tenim yandı”, “etim acıdı” şeklinde konuyu “Beyaz Dizi”leştiren kitaplarla yanyana sergilenmesi ise bu yazının ihtilaf konusudur. Biri algıyı düzeltmeye çalışırken diğeri olumsuz yönde algıyı giderek bozmaktadır. İkisi birbirine zıttır, hiç alemi yoktur.

Kadınlar tecavüzden zevk alır mentalitesi de bu arabesk ten edebiyatının ürünüdür. Adam kodu mu oturtur ve kimilerine göre vay be adam ne erkektir. Hatta kurban faile aşık bile olur… Kocamdır döver de, sever de, tecavüz de eder (!)

Ne mi olur?

Ben, çok arada bir dostlarla keyifli bir akşam geçirmek, 1-2 alkol alarak hoş beş etmek adına arabesk müzik dinlerim, severim. Müziğin duygusal olan şarkı sözlerine tav olur, havaya girer, bazen de iç çekerim ama bu ruh halimi içimde biriktirmem. Kendimi provoke etmem. Bunu fantazi edinmem. O ruh hali, edilen diğer laflarla birlikte masada kalır.

Diğer taraftan içinde, başarısız aşkları, bundan duyulan acıyı, umutsuzluğu barındıran, bireye yok olma, kendine zarar verme isteğini aşılayan bu müziği dinleyip kendini kesenleri, intihar edenleri, insan öldürenleri de duyuyoruz.

Orhan Gencebay’ın sevdiğim bir şarkısından örnek dörtlük;

Bir gün daha geçti yine sensiz
Aşkım ağlıyor bak sessiz sessiz
Çare bensiz ben çaresiz
Ümidim senin olsun
Sana gelen dertler benim
Mutluluk senin olsun    

Burada tariflenen, aşkta başarısız olmuş ancak, aklı selim bir insanın kendisi için dileyebileceği bir yaşam şekli değil elbette, şarkı duygu vermek adına yazılmış kıymetli bir eser. Demek ki IQ ile EQ’yu dengede tutabilmek önemli. Mesele, bunu kaç kişi yapabilir ya da kim hangi koşullarda bu dörtlükten ölümcül kararlara varabilir.

Bütün mesele burada. Yoksa, yazan ne isterse yazabilir. Bunun sınırı yok. Hedef kitleye göre şerbet verilir, tarz, kadın hakları savunucularını (!) harekete geçirmek için de olabilir ama bu şekilde mi? Ya gerçek mağdurlar açısından durum nedir? Ya mağdurun unutmaya, acıma duygularından arınmaya, toplumdan dışlanma korkusunu bertaraf edebilmeye ihtiyacı varsa. Ya da aramızda gezen gizli failler ya da potansiyel failler “et acıtmayı” seviyor ve bundan tahrik oluyorlarsa…

Cinsel istismar mağduru olup da olayı bu şekilde tarif eden bir mağdur olabileceğini de sanmıyorum. Yaşanan ölüm korkusu nedeni ile tecavüzün bitmemesini dilemiş olan mağdurlar olabileceğini düşünmek ve yaşanan travmaya biraz saygılı olmak gerek.

Türkiye’de cinsel istismarların gün yüzüne çıkmama sebeplerinden biri mağdurların önünde başarılmış hikayelerin olmamasıdır.

Bir dönem, sadece mağdurların gözleri siyah bantlanırdı tanınmasınlar, utanmasınlar, toplum dışına itilmesinler diye. Sanki utanması gereken onlarmış gibi. Buna büyük itirazım oldu. Şimdi artık hem mağdur hem de failin yüzleri saklanıyor. Hem yargı sonucu beklenene kadar herkes suçsuz kabul edilir ilkesi doğrultusunda hem de failin ailesinin utanmasını, toplum dışına itilmesini önlemek adına.

Nerelerden nerelere gelmeye çalışıyoruz, kimler ne çelmeler takıyor…


Kimbilir, bilim adamları arabesk ten edebiyatının karşısında kaç yüzlerce kez gol yemiştir.
Başarı hikayelerinin önünü kesmemek adına…



Yorumlar