Adli Tıp Kurumu, 19.02.2003 tarih, 4810 Sayılı Kanun'la değişik, 14.04.1982 tarih ve 2659 sayılı Kanun'la Adalet Bakanlığına bağlı olarak kurulmuş bir ilim irfan yuvası ve bilirkişilik müessesesi. Duyduk ama bir türlü inanamıyoruz…
Çok istiyoruz ama nasıl inanalım?
İşimİ yaparken bolca Adli Rapor okudum, okurum. Ölüm günü ve saatinin belirtilmediği otopsi raporları bile gördüm. Oysa ki otopsi raporlarında nedense erkeğin sünnetli olup olmadığı, ölüm nedeni ile ne alakası varsa ilgili ilgisiz cinsel organının ebadı titizlikle belirtilir, hiç eksik edilmez.
Mahkemede bilirkişi olarak ifade veren adlitıp uzmanının eroin koması ile açlıktan bayılmanın aynı fiziksel bulgular verdiğini yani birbirinden ayırd edilemeyeceğini söyleyip, aynı zamanda aynı olgu için kurbanın kollarında ve dilinin altında, dudağının içinde bolca iğne izi taşıdığına dair imza attığına da rastladım. Bu bilirkişiye, aç kalınca kolda iğne izleri kendiliğinden mi oluşur diye sormasını istediğimiz savcı tarafından duruşmanın ciddiyetini bozduğumuz ve uzman olmadığımız gerekçesi ile azarlanmışlığımız da var. Bu dava halen Danıştay’da. Olumsuz gelirse, siz AİHM’dekilerin dosyayı nasıl ciddi okuyacaklarını düşünün artık. Gülerler mi, ağlarlar mı…
Ya da kira kontratına rağmen kirasını ödemeyen ve kendi kendine dükkanı tahliye eden kiracı, borcunu ödemeyi mümkün olduğunca ertelemek için kontrattaki imza bana ait değil deyince Adli Tıp Kurumu’na imza tetkikine yollanan dosyanın raporu 8 ay sonra “imza kişiye ait değildir” şeklinde geldiğinde, dava, kiracı borcunu bu arada ödediğinden çoktan düşmüş olduğu için işbu rapora gülmüşlüğüm bile var.
Bu durumlara karşın, bilirkişiyi yaptığı hatadan dolayı “bilmezkişi” diye niteleyen bir avukata hakaret davası açıldığını da biliyorum.
Memlekette mubarek bilirkişiler yazdıkları raporlarından sorumlu değiller ki. Bu onların kanaatleri (!)…
Gel zaman git zaman, Hüzeyin Üzmez olgusunu yazdık çizdik. Rezilliği artık herkes biliyor ve garip olan, yıllara sari gelen bu tarz raporları mesnet edip, Adli Tıp Kurumu’nun güvenilirliğini sorgulayıp kendilerine yontmaya çalışan failler aklanmaya çalışıyorlar.
Bir de Münevver olgumuz var. Hani şu otopsi masasından ya da eldivenden yanlışlıkla bulaşan sperm hikayesi. Bunun hakkında olabilir ya da olamaz diye görüş bildiren adli tıp uzmanları…
Münevver’in ailesi olsam, hem Adli Tıp Kurumu’na hem de kusursuz sorumlu olması sıfatıyla Adalet Bakanlığı’na dava açardım. O mudur bu mudur demeden, o gün yapılan otopsilerde neler arandığına bakardım. Spermin ait olduğu iddia edilen otopsi dosyasının celbini talep ederdim. Münevver’de bulunan sperm örneğinin, spremin ait olduğu kişinin örnekleri ile hangi akla hizmet karşılaştırıldığını, bunun nasıl akıl edildiğini ilgililere sormak isterdim.
İki otopsi arasında masanın yıkanması ve eldiven değiştirilmesi (!) kalite güvence sistemi gereğidir mutlaka ama bir cesette bulunan spermin bir önceki otopsideki sperm örneği ile karşılaştırılması rutin midir? Bunları merak ederdim tabii.
Diğer taraftan, adli tıp uzmanlarının, ölüm halinde vücut sıvıları kendiliğinden boşalır şeklinde beyanları var. Sperm de cesetten böyle boşalmış olabilirmiş. Olabilir, hatta gördüm, oluyor. Peki, vücuttan serbest boşalan spermi aman heba etmeyelim diye mi sakladılar. Ölmüş adamdan neden sperm örneği almayı ve saklamayı düşündüler de aylarca sonra Münevver’de bulunan sperm ile karşılaştırabildiler. Bu cesede DNA testi yapılmış mıydı ki? Yoksa, Münevver’deki spermlerin sahibi bulunamadı, bir de bir önceki otopsinin sperm örneği ile karşılaştıralım, sperm örneği yoksa buna bir DNA analizi yapalım bakalım bu otopsiden mi bulaştı sperm mi dediler? Tabii bu arada vah eldivenini değiştirmeyi unutan teknisyene (!)
Bunun için sperm sahibi ölenin ailesinden izin aldılar mı? Ölenin ailesi Kurum’a tazminat davası açabilir mi? YES.
Kim kimdir, ben kimim, burası neresi…
Diğer dava, Üzmez mağduru B.Ç.’nin babası olsam, yine hem Adli Tıp Kurumu’na hem de kusursuz sorumlu olması sıfatıyla Adalet Bakanlığı’na dava açardım.
Her iki olguda da ciddi tazminatlar yatıyor.
Hatta bu tazminat miktarları B.Ç.’nin babasına Üzmez tarafından vaadedilebilecek miktarlardan daha fazla olabilir. Biliyorsunuz, B.Ç.’nin babası kızını cinsel taciz eden Üzmez’den davacı değil ve kendisinden suçu kanıtlayan telefon kayıtlarına rağmen pek memnun da oradan belki kan parası şeklinde bir uzlaşmaya gidilmiş olabileceği acabası oluşuyor benim gibi işi gereği kuşkucu insanda.
B.Ç.’yi Üzmez mağdur etmiş çok mu?!!!
B.Ç. resmi kurum tarafından da çok ciddi mağdur edildi. Son gelen haberlere göre, çocuk bilmem kaçıncı kez bu sefer İstanbul Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunda bulunan tam 37 uzman tarafından muayene edildi. Kulaklarına inanamama durumu söz konusu bende. Çocuk, Adli Tıp Kurumu marifetiyle tekrar tekrar mağdur edildi. Hımm, bal gibi tazminat kokusu var havada.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu da çocuğun bu mağduriyetinin tazmin edilmesi için Kurum’a ve Bakanlığa dava açabilir. Ama hiç sanmam…
Üzmez tarafından olaya bakıldığında ise;
Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunda kimler yok ki; 9 Adli Tıp Uzmanı, 7 İhtisas Kurulu Başkanı, 1 İç Hastalıkları Uzmanı, 1 Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı, 2 Genel Cerrahi Uzmanı, 1 Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı, 1 Radyoloji Uzmanı, 1 Göz Hastalıkları Uzmanı, 2 Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, 1 Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı, 1 Kardiyoloji Uzmanı, 1 Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı, 2 Nöroloji Uzmanı, 1 Tıbbi Farmokoloji Uzmanı, 1 Analitik Kimya Uzmanı, 1 Alerji Hastalıkları Uzmanı, 1 Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, 1 Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı, 1 Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı, 1 Tıbbi Biyokimya Uzmanı.
Uzmanların hepsi çocukta ruh sağlığı bozukluğunun mevcudiyetinde hem fikirler. Bu yönde kanaat bildirmişler. Bu uzmanlar çocuğu nasıl muayene ettiler? Aralarında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı yok.
Sağlık Bakanlığı bu uzmanlara kendi uzmanlık dalları dışında muayene yaptıkları için ceza uygulamalı mı uygulamamalı mı? Bu doktorlar sadece Adli Tıp Kurumunda çalıştıkları için uzmanlık alanları dışında kanaat bildirmekle yetkilendirilebilirler mi? Bunu başka bir yazının ve davanın konusu yapabilirim.
Örneğin, 1 adet Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı cinsel istismara uğramış çocuğu ruhsal yönden muayene etmeye yetkili mi yetkisiz mi?
Rapor vermeye yeterli mi yetersiz mi de diğer bir soru.
Çocuğu muayene eden toplam 2 Nörologdan biri çocuğun cinsel istismar nedeni ile ruh sağlığı bozulmuştur derken diğeri çocuğun ruhsal sağlığının bozuk olduğu kanaatini belirtirken bunun sebebinin sadece cinsel istismara bağlanamayacağını nasıl söylüyor.
Ben de bir yönetim uzmanı olarak diyorum ki çocukta zeka geriliği var. Diyemez miyim? Dedim bile…
Nasıl dedim? Uludağ Üniversitesinin ilk raporuna göre dedim. Cinsel istismar eyleminin zeka geriliği bulunana uygulanması da ağırlaştırıcı sebep. Neden bunun üzerine gidilmediğini anlamış da değilim. Karar verme merci buna dikkat edebilecek, yorumlayacak uzmanlığa sahip mi?
Zaten psikiyatri ve psikolojinin pozitif bilim ederinin sınırlı olduğu aşikar. Laboratuarı yok, genellemeye, takdire bağlı. Yani uzmanlar açısından kendi lehlerine abartılmış cakası olabilirse de ‘kanaatimce’den ileri gidemez. Bu durum usta bir ihtilaf yöneticisinin elinde maalesef fail yararına çok kolay işletilebilir.
Ben doğal olarak çocuktan yanayım ancak, rezilliği gözler önüne sermek amacıyla -Üzmez’e akıl öğretecek gibi olsam da- bu rapora fail açısından hemen itiraz eder, uzmanların yeterliliklerinin kanıtlanmasını isterdim. Bir yandan da Adli Tıp Kurumu’na ve Adalet Bakanlığı’na ve Sağlık Bakanlığı’na dava açar tazminat talep ederdim. Hüküm aleyhime gelirse, Danıştay’a gider büyük muhtemel iç hukuk enstrümanlarını aleyhte tüketip AİHM’ne giderdim.
İşte burada kıyamet kopar. AİHM’sinin fail haklarına çok duyarlı olduğunu hepimiz biliyoruz.
Namusu profesyonellik ve sistemlilik olarak tanımlayacak olursak, bu raporun namusu sorgulanmalıdır diye düşünüyorum.
Uzmanlık alanım dışıdır, kanaatim oluşmamıştır demek çok mu zor acaba? Maaşallah hepsi de ruhsal sağlık konusunda uzmanlarmış…
Hal böyleyse, profesyonellik, etik kurallar, güvenilirlik nerede?
Haydi onlara da bir fikir vereyim. Uzmanlık alanım dışıdır şeklinde bir beyanda bulundukları için görevlerine son verilirse, işten ayrılmaya zorlanırlarsa, okkalı tazminat alabilirler. Ve tabii ki mevcut aciz, sakat sistemin belki de değişmesinin önünü açabilirler. Çalışanı uzmanlığı dışında bir işle yetkilendirmek/sorumlu tutmak da ciddi bir mobbing’dir.
Soruyu bir de Üniversitelerin Adli Tıp Uzmanlarına sormak lazım… Bir dokun bin ah işit durumları mevcuttur. Tabii bu arada serbest bilirkişilik yapan/yapmaya çalışan kamu personeli veya diğer uzmanlar sorunu da var.
Mahkemeler özel bilirkişilerden gelen raporları, “rapor aleyhte olsaydı mahkemeye sunacak mıydınız” gibi bir gerekçe ile azarlaya azarlaya reddediyorlar. Adli Tıp Kurumu dışındaki bilirkişilik müessesesi de bir gariptir, söylemiş olayım. Yüzlerce bilirkişi var ama bilirkişi raporları 8-9 aydan önce gelmiyor.
Birileri, Bilirkişi Raporlamasında Kalite Güvence Yönetimi diye bir şey duydu mu bu memlekette meraktayım. Amerika’da, FBI, bilirkişi raporlamalarında standarta bağlı raporlamanın kontrolünü her kurumdan çıkan raporların Adli Kalite Güvence Yöneticileri tarafından standartlara uygun hazırlanmış olmasının onaylanması şartını getirerek sağlamış. Çünkü, uzman raporları konunun uzmanı olmayan, uygulama elemanı hukukçu kişilerin değerlendirmesi için hazırlanıyor ve aynı olguda farklı raporların çıkması durumunda standart raporlama yapıldığından hukukçulara raporları mukayese edebilme olanağı sağlıyor. İlk alınan rapora taraflarca itiraz edilmesi ihtimali çok düşüyor ve böylece tekrar tekrar bilirkişi muayenesi gerekmiyor. Bu da hem mağdurun zamanında tecelli eden doğru adalet hakkı açısından hem de kamunun maliyet kontrolleri açısından çok önemli.
Bilirkişi Raporlamasında Kalite Güvence Sistemi aracılığı ile yargılama sürecinde %30’a varan zamandan tasarruf ve dolayısıyla maliyetten tasarruf elde ediliyor.
Diğer önemli hususlar ise, (1) uzmanların bu raporlama sistemi ile ‘kanaatimce’ deyip sorumluluktan kolay kolay kurtulamıyor olmaları, (2) hukukçuların uzman olmadıkları bir konuda takdir kullanmalarının önünü kesmesi.
Bu, ileri medeniyetlerin olmazsa olmaz sistemi, serbest çalışmaya çok alışkın uzmanlarımızı mutlaka ciddi ciddi üzecekse de mevcut bilirkişilik sistemimizin kurtuluşu buna bağlı. Böyle bir raporlama sistemi güvensizliğin de yetersizliğin de yolunu tıkıyor.
Prof. Dr. Oğuz Polat’ın, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı döneminde, muayene ve raporlamada standardizasyon çalışması girişimi olduğunu duydum. Hayata geçirilememiş olması yazık. Eh, at koşturamama durumları var.
Hocanın konuya ilgisi ve desteği devam ediyordur diye ummak istiyorum.
Kendi adıma, abuk subuk nedenlerle 3 yıldır sürünmekte olan, görüş yazdığım bir dosyadan hareketle, Adli Kızlık Zarı (Hymen) Değerlendirme Raporlamasında Kalite Güvence Standartları konulu bir makale hazırlıyorum. Söz konusu boşanma davasının tarafı, evliliğe rağmen bakire olduğunu iddia eden genç hanım, hala hiç kimse ile cinsel ilişkiye giremiyor. Çünkü bilirkişilerden biri bakiredir derken, diğeri bakiredir ancak duhule müsaittir diyor. Halk arasında anlaşılır anlatım bu şekilde. Raporlar olabildiğince anlaşılamaz bir dilde.
İki raporu karşılaştırmak mümkün değil çünkü birinde olan bilgiler diğerinde yok. Ya da tam tersi. Taraflar bilirkişi raporlarına itiraz ettiler. İşte, kadının cinsel ilişkiye girememesinin sebebi, ya yeniden muayene istenirse diye.
Genç Hanım, 3 yıldan beri kanıt koruyor. Aksi halde kanıt yok olmuş olacak. Anladınız…
Gülsem mi ağlasam mı bilemedim yine. O yüzden bu makaleyi hazırlıyorum.
Makale, Amerika’da yerleşik Adli Kalite Güvence Uzmanları Derneği’nin ilgisini çekti.
http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=47650&catid=32
Yorumlar