Adli Depresyon! Basınla Helalleşme?!

Son yazımda adaletin güvenilirliğinin, kararı doğrudan etkileyen adli tıp raporlarına da çok bağlı olduğunu yazmış, bundan böyle adli raporlamalarda at koşturma döneminin kapanmaya başladığını savunmuştum.  Bilirkişilik sisteminin buna uygun olarak yeniden yapılanmak zorunda olduğunu, adli raporlarda standartların olması gerektiğini ve her raporun mutlaka standartlara uygunluğunun kalite kontrol yönetim uzmanları tarafından onaylanmasının ardından mahkemelere iletilmesi gerektiğinden bahsetmiştim.

Yine konu ile ilgili bir başka yazımda standarda bağlı değil de konunun uzmanı olmayan bir hakimin sorduğu kadarıyla ortaya çıkarılan adli raporların namusunu yani aksak sistemi sorgulamıştım.

Özetle; (1) Adli Tıp Kurumu dahil tümden resmi bilirkişilik müessesesinin yeniden yapılanması (teşkilatlanma), (2) raporlamaların standartlara bağlanması (kalite güvence), (3) raporlarda ihtisas kurulu imzaları yerine kalite kontrol mekanizmasının devreye girmesi (kalite kontrol), (4) özel bilirkişilik sisteminin, uzman tanıklığı da dahil olmak üzere aktifleştirilmesi gerektiğini savunmuştum.

14-18 Ekim tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilen Akdeniz Adli Bilimler Akademisi Kongresinde bu konuların yoğun konuşulacağı beklentim, kısmen de olsa tatmin oldu. Henüz adli tıpçılar, kalite güvence ve kalite kontrol kavramlarını telaffuz etmiyorlar ama teşkilatlanmada değişimin şart olduğunun farkındalar. Standartlar konuşuluyorsa da bunların QA/QC yani kalite güvence/kontrol yönetim sistemi olduğunun bilincinde değiller.

Gerçekte, günün değişen koşullarına, yeni kanunlar ve yönetmeliklere ve bireylerin değişken davranış ve tutumlarına uygun olarak yeniden yapılanma, hemen hemen her özel sektör firmasında karlılık, verimlilik düşmeden ya da sistem sorgulanmaya başlamadan (çökmeden) mutlaka periyodik olarak gerçekleştirilir. Hizalama, başarılı yöneticilerin en sevdiği şeydir. Kimsede kusur aranmaz, bu, başarılı yönetimin başarıyı sürdürmesinin olmazsa olmaz bir taktiğidir.

Adli bilirkişilik sektöründe ise -ki çoğu resmi kurumun başına da geldiği ve genellikle özelleştirmenin çare olarak görüldüğü gibi- yeniden yapılanma sorumlularca öcü gibi görülmekte. Yetkili ve sorumlular tarafından sanki başarısızlık değerlendirmesi olarak algılanmakta. İşte Kurumu bir adli tıp uzmanının yönetmesi ile bir yönetim uzmanının yönetmesi arasındaki fark kısaca böyle özetlenebilir.

Herşeyden önce, Kongredeki gerek Kurum çalışanı gerekse Üniversite’den adli tıp uzmanlarının yeniden yapılanma konusunda hem fikir olduklarını duymakla cesaret bulduğumu ifade etmeliyim. Bunun nasıl başarılacağı konusunda pek bir fikirleri yok çünkü hiçbiri yönetim uzmanı değil. Olsun… Değişimi isteyebilir hale gelmek çok önemli bir adımdır ve gerisini kamu yönetim uzmanı işletmeciler ve iktisatçılar nasılsa hallederler. Başına da bir adli tıp uzmanını yerleştirirler!

Bir sonraki Hüseyin Üzmez olayına kadar bu böyle gider.

Genel toplum dışında, Hüseyin Üzmez’e teşekkürü borç bilen, uzmanlığı nedeniyle konuyla yakından ilgilenen tek kişi olmadığımı Kongrede öğrendim. Doç. Dr. Halis Dokgöz, yeniden yapılanmanın gündeme gelmesine vesile olduğu için Üzmez’e ve basına teşekkürü borç bildi. Kendisi aynı zamanda bir karikatürist. Durumu çizseydi, işte böyle çizerdi.

Dokgöz ayrıca, Adli Tıp Kurumu’nda çalıştığı yıllarda tanzim edilen raporların kurulu sisteme bağlı olarak bilimsellikten uzak kaldığını, yani ihtilaf yönetimi deyişiyle konu hakkında bilgisi olmayan bir hakimin sorusunu cevaplamakla yetinmenin müşteri için haksızlık olduğunu dile getirdi.

Dokgöz’ün bahsettiği dönem Prof. Dr. Oğuz Polat’ın Adli Tıp Kurumu Başkanlığı yaptığı dönemle aynı. Daha önce, Polat’ın Kurum Başkanlığı döneminde ekibiyle birlikte standardizasyon çalışmalarına başladıklarını, mevcut sistemin bizi Üzmez sonrası durumlara getireceğini öngördüklerini ancak daha sonraki başkanların dönemlerinde bu konunun gözardı edildiğini anlatmıştım.

Böyle bilinçli uzmanların varlığı tabii ki cesaret verici fakat yeniden yapılanmaya tepeden biraz direnç de mevcut. Günümüz Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç. Dr. Haluk İnce de aslında yeniden yapılanmanın gerekli olduğunu ifade edenlerden ancak, bunun samimiyet boyutunu sorgulamadan edemedim. Başkan, “Tıbbi ve Adli Tıbbi Konuların Haberleştirilmesi Sürecinde Etik ve Hukuki Sorumluluklar” konulu panelde yaptığı konuşmada basında Kurum ve kendi hakkında çıkan haberlerden dolayı depresyona girdiğini açıkça beyan etti.

Kendisi yönetim uzmanı olmadığı için risk ve ihtilaf yönetimi konularında eğitim almadan Kurum başına getirildiğinden aslında bizzat sistemin bir mağdurudur, depresyona girmesi normaldir. Ancak, anlayamadığım çarpıcı cümle arkadan geldi. İnce’ye göre, basın mensupları yaptıkları haberden sonra geleneksel olarak röportajı vereni arayıp helalleşirlermiş.

Bu cümleden sanırım kendisi ve Kurum hakkında yazılanların yanlış olduğunu düşündüğü şeklinde ön yargısız bir anlam çıkarmalıyız. Aynı hoşgörüyü, toplantıda sunulan katkılara verdiği yanıtlardan anladığım kadarıyla kendisinin meslekdaşlarına gösterdiğini söyleyemem. Alınganlık ve her şeye rağmen savunu bir yönetici için negatif özelliklerdir, başarının ve verimin önünü tıkar.

Ben haberci değilim ama basın mensupları ile haberi yapılanlar arasında geleneksel bir helalleşme süreci olduğundan bugüne kadar hiç haberim olmadı. Böyle bir uygulama varsa, o zaman basının ne kadar baskı altında tutulduğunun kesin kanıtıdır diye düşünüyorum. Böyle bir sistem varsa, basın mensuplarının yanlış haberden dava edildiği özgür basın ortamına geri dönülmesini de sade bir yurttaş olarak talep ediyorum.

Kongreye geri dönecek olursak, yerli ve yabancı tüm uzmanların tespitlerinin birebir tespitlerimle örtüştüğünü görmek hoşuma gitti. Buna göre; raporlarda sorulan soruların cevaplanması ile yetinmeyip uzmanın bilgi bütünlüğünü raporunda muhafaza etmesinin öneminden, dokümantasyonda olguda mevcut olmayan bulgulardan da mutlaka bahsedilmesi gerekliliğinden, raporlamanın sonuç odaklı değil de proses odaklı yapılmasının vazgeçilmezliğinden, raporların adli tıp dışı uzmanlarca okunduğunun ve değerlendirildiğinin asla unutulmaması gerektiğinden bahsedildi.

Özetle, adli raporlamada gerçekten at koşturma lüksümüzün olmadığını teyid etmiş olduk.

Bir başka sevindirici haber ise, uzmanların uzman tanıklığı (expert witness) sistemine çok akılcı yaklaşmaları. Özel bilirkişilik müessesesinin de yapılanmasıyla resmi raporları tanzim eden uzmanların duruşmalarda raporlarını savunma hakkına kavuşacakları ve tabii ki aleyhte rapor alanların ise bilirkişiyi sorgulama hakkı kazanacakları, böylece raporların namusunun dedikodu şeklinde sorgulanma döneminin kapanacağı, yeni modellere merhaba diyeceğimiz günler çok da uzak değil.

Bu kongrenin bir adım ancak, önemli bir adım olduğunu belirtmeli ve emeği geçenleri kutlamalıyım.

Neden mi? Çünkü Prof. Dr. Yasemin Balcı’ya göre, adli rapora ilk müracaatlar %80 oranında Devlet Hastanelerine yapılıyor ve mutlaka itiraz edilen bu raporlar için son adres Adli Tıp Kurumu oluyor. Devlet Hastanelerinin hazırladığı raporlarla Adli Tıp Kurumunun aynı dosya için hazırladığı raporlar %75 oranında uyumsuz oluyor. Ya uzmanları sorgulamalıyız ya da sistemi.

Kongre, ‘depresyona’ rağmen sistemi sorguladı, Adalet Bakanlığı yetkilisi ise Adli Tıp Kurumunun hizmetlerinin takdire şayan olduğunu savundu.

Tanıdığım ve konuşma fırsatı bulduğum tüm adli tıp uzmanlarından son derece pozitif elektrik aldım ve bilirkişilik sistemimizin gelişeceğine inancım pekişti.


http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=53136&catid=32

Yorumlar