Michelangelo Merisi da Caravaggio, en sevdiğim Barok Dönemi ressamıysa da kendine özgü hallerle önceden tanımlanmış sistemin içinde aykırı bir kişi olarak tanınır. Tablolarındaki yoğun karanlık gölgeler, figürleri ışıksız ortamda bile net olarak görebilmenize olanak verir. Ustanın önde gidenidir, saatlerce seyretmeye doyamazsınız. Giysilerin üzerine resmettiği dantellere dokunmak istersiniz ama figürlerinden hafif ürkersiniz.
Resim sanatı sadece renkler, ışık-gölge, fırça darbeleri veya kompozisyondan mı ibaret?
Agresif ve kavgacı olarak bilinen Caravaggio’nun şöhreti, figürleri farklı betimlemesinden kaynaklanıyor. İncil Yazarı Aziz Matta’yı, çıplak ve kirli ayaklı, uzun - kirli tırnaklı, başı kel ve halesiz, dağınık sakallı, ruhani bakışsız, isteksiz, yaşlı ve yoksul bir halk adamı olarak çizebilmiş. Şarap Tanrısı Bacchus’u ise yüzünde akşamdan kalma, baş ağrılı bir ifade ile resmetmiş olması meşhurdur. Caravaggio, Mitolojide bol kaslı bir Tanrı olarak anılmasına rağmen Bacchus’un suratına efemine bir ifade de oturtabilmiştir.
Caravaggio, serseri ve abartılı yaşamına rağmen resimlerini, şaşırtıcı, “insanı zorlayan” bir radikal gerçeklikle yaparak dönemine hakim rehavetvari abartılı güzellik (mannerism, idealism) kurallarını yerle bir etmiş.
Mannerisme Karşı Radikal Gerçekçilik
Herşey Başbakan’ın Açılım demesi ile başladı. Aslında malum Açılım kelimesi, PKK tarafından önceden Brüksel’de Parlamento binasının bir odasında söylenmiş, yetmemiş raporlanmıştı.
Gelinen noktada, bir yanda; üniformalarıyla teslim olan terör örgütü üyelerinin alkışlar ve bayraklarla karşılanması -hadi o bir hataydı ya da DTP’nin örgütlediği bence neşeli değil depresif kutlamalarıydı diyelim, sınırda mahkeme kurulması, pişmanlık yasasının gerekleri yerine gelmeden ağlarda silahlı gezmiş barış elçilerinin (!) salıverilmesi, diğer yanda madalyalarını iade etmeye kalkan gaziler, bayrakları ellerinden alınan, ben affetmiyorum sana ne oluyor diye bağıran, itilip kakılan şehit aileleri.
Sonra gelsin, “demokrasiler savunmasız rejimler değildirler”, “bu durum kabul edilemez” diyerek Açılımı erteleten (!) Türk Silahlı Kuvvetleri. Başbakan, malum ruh hali içerisinde bunu bir azar olarak algılamış ve kişisel almış olabilir.
Gündem bu şekilde sıkıştırınca aniden ortaya çıkan meşhur “kağıt parçası”nın hala şaibeli orijinali ve Başbakan’ın Genel Kurmay Başkanı’nı taa uzaklardan azarlama halleri.
İdealistlerin, Başbuğ’un istifasının isteneceğine dair çakma demokrasi görüşleri.
Derken, gün torbaya girdi şeklinde Genel Kurmay Başkanı’nı verdiği Cumhuriyet Resepsiyona geç bırakan bence gereksiz ve kamu yararına her hangi bir niyeti olmayan, basına yapılmış show niteliğinde ikili toplantı…
Radikal bir gerçeklikle baktığımızda, hukuk devletinde yargıya intikal etmiş konunun bu ikili arasında bu kadar acil görüşülmesinin faydası hiç yoktu. Zaten resmi açıklama da toplantının gereksizliğini teyid eder şekilde yargı sonucunun beklenmesi kararını bildirdi.
İhtilaf yönetimi de radikal gerçeklilik üzerine kurulu, Caravagggio ruhuna sahip.
Günümüzde, bazı kanaat önderlerince mannerist bir üslup ile savunulan Açılımın tuvale aksedişi olsa olsa, tertemiz, istekli, uzun beyaz saçlı ve sakallı, iyi giyimli ve başı haleli Matta şeklinde olurdu.
Acaba Caravaggio Türkiye’nin bu tablosunu nasıl boyardı?
Bunu hiç bilemeyeceğiz ama ben Caravaggio’yu anladıysam, kanaat önderlerinin şekillendirilmiş, “Başbakan kararlı, Başbuğ sıkıntılı” değerlendirmelerinin aksine Cumhuriyet Resepsiyonundaki figürleri şöyle bir ifadeye oturturdum;
Başbakan yaptığı yaramazlığın farkına varmış çocuk çekingenliğinde Başbuğ’un gözlerini arıyor, elini uzatmaya bile çekiniyor çünkü karşıdan alınan sinyal elin havada kalabileceğine işaret ediyor.
Başbuğ ise sıkıntılı değil aksine öfkeli, başını başka taraflara çeviriyor. Bu, bir eli havada bırakma taktiğidir. Söyleyecek fazla cümlesi yok. Kelimelerle ayak üstü konuşmayı yönlendiriyor. Yüz yüze müzakerede darbeyi (!) indirecek olduğu belli çünkü ortada müzakere edilecek birşey yok. Polemiği Başbakan çok uzaktan başlattı ama nafile oldu.
Görüşme sonunda Başbakanlık bir açıklama yapıyor; hukuk devletinde yargı sonucu beklenecek.
Böylece Başbakan havada tükürdüğü “Asker bunun altında kalamaz” lafını karada yalamış oldu.
İdalizme yani abartıya odaklanmak, gerçeği unutmakla eş değerdir, bir lükstür, mannerismdir, elittir, hayalciliktir, kolay vazgeçilemez… Ancak, içinde bulunulan “herşeye rağmen Açılım idealizmi”nin, aslında kimin ideallerinin bütünü olduğunu çok iyi anlamak önemlidir.
Başbakan’ın bir türlü açamadığı Açılım Dosyasının içeriğini ben gördüm. Dosyada ne mi var? Bakınız AB’nin 14 Ekim’de açıkladığı 2009 tarihli AB Genişleme Stratejisi Belgesi.
Belgede dikkatimi çeken benim bir türlü anlamlandıramadığım bir başlık şöyle;
“Tüm üye ülkelerin üzerinde mutabakata vardığı Hırvatistan ve Türkiye ile olan Müzakere Çerçeveleri, AB’nin aday ülkelerden sınır sorunlarını Birleşmiş Milletler Şartı ve gerekirse Uluslararası Adalet Divanı yargı yetkisi çerçevesinde ihtilafların barışçıl çözümü ilkesine uygun şekilde çözmelerini beklediğini belirtmektedir.”
Türkiye’nin benim bilmediğim bir sınır sorunu olmalı!
Yine aynı belgede dikkatimi çeken başı haleli bir başka başlık;
“Kamunun desteğinin sağlanması, AB’nin genişleme politikası için çok önemli bir hedeftir ve Komisyon bu konuda faal bir iletişim politikası uygulamaya devam edecektir. Özellikle de bu konuda kilit önemde sorumluluk sahibi olan üye ülkeler ile ortak ülkelerin çabalarını destekleyecek ve takviye edecek ve iletişim faaliyetlerini sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler ile gençlik özellikle olmak üzere, kanaat önderlerine yönlendirecektir.”
Böylece “herşeye rağmen Açılım idealizmi”nin nereden yönetildiği anlaşılmış oldu.
Sizce Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’nin bir sınır sorunu olduğunu kabul eder mi? Yoksa, asker Açılımı engellemeye devam mı eder?
Bence kanaat önderleri bu koşullar altında ille de Açılım demeye devam etmemeliler fakat onlar da insan ve tepelerinde AB’nin and içtiği kendilerine yönlendirilmiş “iletişim faaliyetleri”nin halesi var.
Caravaggio, Kilise’nin baskısı nedeni ile iki tür Matta tablosu yapmıştır. Başı haleli olan, başı halesiz olan. Başı halesiz olan tablo II. Dünya Savaşı sırasında Berlin Müzesinden yok olmuştur.
http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=53981&catid=32
Yorumlar